Dolar (USD)
33.02
Euro (EUR)
35.95
Gram Altın
2548.70
BIST 100
11156.2
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE


Demokrasiyi Hayatıyla Yazan Şehit Başvekil: Adnan Menderes

27 Mayıs 1960 günü Türk milletinin iradesine karanlık güçler tarafından el konuldu. Utanmadan, arlanmadan, yüzleri kızarmadan bu kara günü yıllarca ‘bayram’ diye de kutlattılar.

Şimdi bir daha anlıyorum. Bu vatanı sevmek kolay değildir. Ama bu toprağın sevenleri hep olacaktır.”

Bazı tarihler vardır ki unutulamaz. Kimisi şan ve şeref doludur. Zaferlerle, destanlarla taçlanmıştır. Malazgirt, İstanbul’un Fethi, Çanakkale Savaşı ve İstiklal Harbi gibi. Kimisi de utanç vesikası, rezilliğin nişanesidir. 27 Mayıs 1960 darbesinin yapıldığı tarih misali. O gün Türk milletinin iradesine karanlık güçler tarafından el konuldu. Utanmadan, arlanmadan, yüzleri kızarmadan bu kara günü yıllarca ‘bayram’ diye de kutlattılar.

Şairler Sultanı Necip Fazıl Kısakürek bu kepazeliği bir dörtlüğünde hafızalara şöyle nakşediyordu: “Bir nar ağacı var / Bir de dar ağacı / Namerde nar düştü / Yiğide dar ağacı!”

1946’daki hileli ve “açık oy, gizli tasnif” rezaletiyle uydurulan seçimi saymazsak 70 yıl önce 14 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye’de şanlı bir sayfa açıldı ve milletimizin iradesi tecelli etti. Tam 60 yıl önce de, yani 27 Mayıs 1960 kanlı darbesiyle bu soylu iradeye ipotek konuldu. Darbenin ardından Türkiye’nin seçilen ilk Başbakanı Adnan Menderes bakanlar Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu, idam edilip şehit oldular. Türk siyaset tarihine faziletleriyle geçen bu üç mazlum abide şahsiyeti rahmetle, minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ruhları şad, kabirleri nur, mekânları cennet, menzilleri mübarek, makamları âli olsun.

Menderes’in Büyük Hayalleri

İnançlı lider Adnan Menderes, yasaklı olan “Ezan-ı Muhammedi”ye serbestiyet tanıyarak işe başlamış ve bu mübarek milletimizin gönlünde taht kurmuştur. Minarelerden “Allahü ekber” sedalarının yükseldiği gün halk sokaklara taşmış, meydanlara inmiş ve gözyaşları içerisinde ezanı dinledikten sonra camileri doldurup namazlarını huşu içinde kılmıştı. Menderes’in Türkiye’nin kalkınmasındaki hizmetlerini, açtığı fabrikaları ve yaptığı yatırımları, vicdanlı muhalifler bile bugün teslim ediyor. Demokrat Parti’nin gelişiyle köylümüz fukaralıktan, mahrumiyetten, çarıktan ve baskıdan kurtulmuş, birinci sınıf müreffeh bir vatandaş olabilmiştir. Adnan Menderes ve arkadaşları, Türkiye’yi demokrasi ile taçlandırmış ve unutulmaz kahramanlar kervanına katılmışlardır.

Gürbüz Azak, Ege’nin Efeleri kitabında Menderes’i anlatırken şöyle der:

“Menderes Türk insanına hayal kurma hakkını geri vermiştir. Adnan Menderes'e göre hayal etmek bir memleketin ulaşabileceği en üst seviye. Hakikaten de bu konuyla alakalı ‘Hayal etmesini bilmeyenlerin projeleri, planları ve hedefleri olamaz.' demiştir. Bu söz onun bütün gayesini ihtiva ediyor. Adnan Menderes’i gerçek bir demokrasi kahramanı yapan kuvvet, onun yüreğindeki ağrısıdır. Yüreğinin ağrısı dinmeyen insanların milletine, vatanına hizmet etmesi düşünülemez.”

Adnan Menderes Millî Mücadele’ye bizzat katılan ve cephelerde düşmana karşı savaşan bir yiğit… Bu heyecanını ve imanını meclise taşıyan bir cengaver… Bir nezaket abidesi ve vatan sevdalısı olarak 1940’lı yıllarda tek parti sultasına karşı cansiperane mücadele etmiş gözü kara bir siyaset adamı…

Cebinde İstiklâl Madalyası

Gürbüz Azak kitabında, Menderes’in millete, devlete ve vatana bağlı olan portresini çizer. Duygu yüklü bu satırlarda, kahraman olmanın ölçüsü verilir:

“Ben, Adnan Menderes!... Yunan mezalimine karşı Ethem, ben ve Üsteğmen Selami Bey bir çete kurduk. Adı: Ay-Yıldız Çetesi... Bizler silahlanıp pusatlanınca yiğit köylüler ve gençler de aramıza katıldılar.

Böylece yurdu savunmak için başlamış ilk millî hareketlere biz de katıldık. Nehrin üst tarafında Demirci Mehmet Efe vardı. Bizim yanda ise Yörük Ali Efe silahlanmıştı. İşte bu efelerle birlikte sık sık baskınlara katıldık, Yunan’ı perişan ettik. Daha sonraları Yarbay Osman Bey kumandasında düşmana karşı epey savaştık. Ceketimin iç cebinde İstiklâl Madalyam duruyor. Gösterdiğim kahramanlık ve sağladığım yararlar için Kurtuluş Savaşında kazandığım madalyam... Tam kalbimin üstünde duruyor... Karşıda ip...”

Ege’nin Efesi, Ay-Yıldız Çetesi’nin üyesi

Adnan Menderes siyasete girmeden önce Milli Mücadele yıllarında, İstiklâl Harbi sıralarında hasmımız Yunan’a karşı savaşmış Ege’nin bir efesidir. Düşmana kök söktürmüş, mangal yürekli bir zeybektir. Önce Aydın ve çevresinde efsaneleşti, sonra da siyasette… Ve hizmetle geçen koca bir on yıl. Hizmetlerini durdurmak, sesini susturmak ve çekip gitmesini sağlamak isteyen muhalif bir güruh vardı. Adına türlü tezviratta bulundular, iftiralar attılar, gençleri öldürttüğü yalanına sarıldılar. Ama o yılmadı ve kutlu yürüyüşüne devam etti. Çünkü bu millete muhabbet besliyordu, yorulmak nedir bilmiyordu. Ege’nin Efeleri’nde “Şehit Başvekil”in ağzından şu sözleri okuyoruz: “Ben insanları severdim. İnsanların sevdiklerini, hem de yurdumu. Daha da sevmeye artık zaman yok. Dışarıya darağacı kurdular. Altı kişi yakınında durdular. Belli ki vakit tamam. Şimdi bir daha anlıyorum. Bu vatanı sevmek kolay değildir. Ama bu toprağın sevenleri hep olacaktır.”


Şairleri haykıran bu millet

Yazarlar hakikatleri yazar da şairler susar mı? Susmamıştır. Faruk Nafiz Çamlıbel’den Kemal Edip Kürkçüoğlu’na kadar birçok soylu şair, Menderes’in idamına şiirleriyle tepki göstermiş, zulmü lanetlemişlerdir. Necip Fazıl’ın “O Zeybek” şiiri şöyle başlar: “Zeybeğimi, birkaç kızan vurdular; / Çukurda üstüne taş doldurdular. / Bir de, ya kalkarsa diye kurdular… / Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana? / Allah deyip şöyle bir, doğrulsana! // Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi? / Odası mühürlü, girilemez mi? / Şu ters akan sular, çevrilemez mi? / Ne güne dek böyle gider bu devran? / Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol, davran!”

Şairler Sultanının, “Demokrasi Kahramanı”na yaktığı ağıt, hüzün yüklüdür. Şöyle devam eder: Kırat zincirlenmiş, ufuk sâhibsiz… / Han kayıp, hancı yok, konuk sâhibsiz… / Baş köşede sırma koltuk sâhipsiz… / Kızanlar, dört yandan hep abandınız! / Zeybeğin kanına ekmek bandınız! / Bilmem, susarak ölmek mi hüner? / Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner? / Ondan son iz, uzak, uzak bir fener… / Öldü mü? Çatlarım yine inanmam! / Gizliye yanarım, ölüye yanmam!” Bugün bir müzeye dönüştürülen Yassıada, geçmişte mahcubiyetin toprağı olmuştur. Şairimiz de o utancın mısralarını, geleceğe ve yeni nesillere taşımıştır: “Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne? / Tesbihi dökülmüş aranır nine; / Balonu yok, ağlar çocuk hâline… / Zeybeğim, dünyayı aldın, götürdün! / Bir öldün de, beni bin bir öldürdün! // Beyni tırmık tırmık, pençelere sor! / Mevsim niçin ölgün, bahçelere sor! / Sor; çukuru nerde, serçelere sor! / Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla! / Zeybeksiz yolları gözetle, ağla!”

Bayrak Şairinden Menderes’e Mersiye

“Bayrak” ve “Na’t” şairi Arif Nihat Asya da yüreği Menderes acısıyla kavrulan güzide bir şairimizdir. “Tanınmamak” onun en iyi, anlamlı ve hüzünlü şiirlerindendir: Menderes’in ağzıyla yazılan şiir şöyle başlar: “Türküm müjdeydi ülkeye / Gezdim söyleye söyleye / Bir gün söylemedim diye / Türküm beni tanımadı! // Onlar bacım, onlar ağam / Onlardı sevincim, tasam / Ahmed’im, Mehmed’im Suna’m / Güllü’m beni tanımadı!”

Türk edebiyatı tarihinde unutulmayacak bu mısralar, sadece ders kitaplarında ve demokrasi tarihlerinde kalmamalı, Yassıada Demokrasi Müzesi’nde de çerçeveletip asılmalıdır. Asya, devam ediyor: “Kalkacaktı yokuş-iniş / Taşlar verecekti yemiş / Bir ölçü tutturdum geniş / Ölçüm beni tanımadı! // Hayal değil hakikattim / Dağ yardım, kayalar attım / Elinde küskü Ferhat’tım /Küsküm beni tanımadı! // Döndüm dolaştım vatanı / Gördüm gözettim her yanı / Örttüm açıkta yatanı / Örtüm beni tanımadı!”

Bütün darbeler şer odaklarının tertibi, düşmanla işbirliği yapanların tuzağı, millete güvenmemenin neticesidir. Her soylu aydın, her namuslu vatandaş darbelere karşı olmak mecburiyetindedir. Aksi takdirde kanlı, kızıl ve kara darbeleri savunanlar, bu lekeyi çocuklarına miras bırakacak, şairlerin mısralarıyla da tarihin çöplüğüne gömüleceklerdir. Biz susalım, şair konuşsun: “Elimde doğmuş kuzular / Bir gün benden soğudular / Sordum: Ne oldunuz, ne var? / Sırrım beni tanımadı! // Daha dün sözleştik şurda / Düğün hazırladım yurda / Eller beni tanıdı da / Sözlüm beni tanımadı! / Yine sizinleyim dedim / Nasılsam öyleyim dedim / Çıkıp ta söyleyim dedim / Kürsüm beni tanımadı!”

15 Temmuz Destanı’nın yazıldığı o gecede, “27 Mayıs’la başlayan darbeler tarihi, 15 Temmuzla tarihe gömülüyor.” denilmişti. Arif Nihat Anadolu ruhunu, hislerini ve imanını şöyle terennüm ediyor: “Arabalarım katarla / Gitsin diyerek dağ-yayla / Toprağı ördüm yollarla / Örgüm beni tanımadı! // Geçen yolcuya imrendim / Geçsem dedim bir de kendim / Bu köprüyü yapan bendim / Köprüm beni tanımadı! // Bendim su eden suyunu / Bendim ay eden ayını / Bendim köy eden köyünü / Köylüm beni tanımadı!” Şair daha ne desin? Bugün Türkiye’nin her karış toprağında Menderes’in emeği, alın teri vardır. Çaresiz milletimiz o gün acısını kalbine gömmüş, haykırırcasına susmuştur. Şair bu talihsiz hadiseyi şöyle bitiriyor: “Hırpalanmak ne kelime / Didik didik-lime lime / Götürülürken ölüme / Ölüm beni tanımadı! // Türküm, müjdeydi ülkeye / Gezdim söyleye söyleye / Bir gün söylemedim diye / Türküm beni tanımadı.”

Aydın Dağları’nda Hazan Sarısı

Şairler büyük milletlerin derin sesleri, tükenmez nefesleridir. Dün de susmadılar, bugün de susmuyorlar. Kıymetli şairimiz Fırat Kızıltuğ, 9 Kasım 1993 tarihinde gittiği Yassıada’da duygularını “Sarı Zeybek” şiirine aktarır. İşte müzede sergilenmesi gereken muhteşem bir destan daha: “Aydın Dağları’nda hazan sarısı, / İçinde dolanır, bozkurt irisi, / Peşinde sürünür, çakal kurusu; / Sarı Zeybek, etrafına bak hele, / Son sefer kâğıdı gelmiş, acele!.. / Yassıl Yassıada, eriyip yassıl, / Kol, beden budayıp, kökünden asıl, / En koyu denize bat, usul usul; / Sarı Zeybek, güneş kara, gün kara, / Vuslat kalmış, hangi sonsuz bahara? / Aydın Dağları’nda çınar eğrildi, / Köküne baltalar değdi, devrildi, / Secdeye kapandı, yere serildi; / Sarı Zeybek, ak gömleği düğmele, / Üç kulhüvallahü, dahî besmele.”

Artık Milletin İradesi Hâkim

Bir yıl önce gazeteci İsa Tatlıcan, 27 Mayıs’a şahit olan değerli siyaset ve fikir adamı Rasim Cinisli ile Sabah gazetesinde bir röportaj yapmıştı. Tatlıcan, “İdamlar gerçekleştiğinde halkta nasıl bir tepki oluştu?” sorusuna şu cevabı alıyor: “Herkes evinde hüngür hüngür ağladı. Elinden bir şey gelemezdi.” Cinisli, Yassıada’nın güdümlü mahkeme reisi Salim Başol ile savcı Egesel’in hayatlarına nasıl devam ettiğini de şöyle açıklıyor: “Mahkeme heyeti bir daha insan içine çıkamadı. Her gittiği yerde hakaret ve kötü muamele gördü. Salim Başol seyyar satıcıdan meyve almak istedi. Seyyar satıcı, Menderes’e idam cezası veren mahkeme reisini tanıdı ve ‘Benim sana verecek meyvem yok.’ diyerek kovdu. Bir daha kimsenin yüzüne bakamadılar.”

ABD ve diğer dış güçlerin maşası FETÖ’nün 15 Temmuz’da gerçekleştirmek istediği darbe ve işgal teşebbüsü, aziz milletimiz tarafından cansiperane püskürtülmüştü. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın etrafında kenetlenen halkımız, Türkiye topraklarını alçaklara parçalatmamıştı. O günlerde meydanlara çıkan bir yiğit hanımefendi, hepimizin hislerine şu sözleriyle tercüman olmuştu: “Dedem Menderes’e ağladı, babam ise Özal’a. Ben Erdoğan için ağlamayacağım!”

 
VF kat sağ