TDV Kurban

09 May 2021

Dijital kozmosun bükülmesi

Metal bir çubuğun iki ucu, o çubuğun bir birine en uzak iki noktasıdırlar.

Eğer, çubuğu bükerek bir çember yaparsanız en uzak iki uç, bu kez birbirine en yakın iki nokta haline gelirler.

Çin ile Batı arasındaki 300 yıllık gelişmişlik mesafesi, metal çubuğun bükülmesi gibi “dijital kozmosun bükülmesi” ile sıfıra indi.

Dijital kozmos asırlarca uzaklıktaki imkânları, fırsatları, bilgiyi, teknolojiyi saniyeler içinde Çin’in burnunun ucuna getirdi.

Çin, 1949’da girdiği Komünizm girdabında uzun yıllar debelendi, 1980’lerde öyle bir hale geldi ki, Çinliler bir lokma ekmeğe muhtaçtılar, açlıktan, karınca yiyorlardı.

Çin, o zelil duruma bir “Batı” ürünü olan komünizm marifetiyle sürüklenmişti. Yılan, çıyan, akrep, kedi, köpek yemeye o sefalet ve kıtlık günlerinde alıştılar.

Çin, Mao sonrası Deng Şiaoping liderliğinde komünizmi ters-yüz ederek depara kalktı.

Çinliler, 5.000 harflik, lise son sınıflara değin ancak öğrenilebilen binlerce yıllık alfabeleriyle Batı’yı solladılar. Çin’in kapısında bugün Batılılar, sipariş kuyruklarında bekliyorlar.

Türkiye’nin 1800’lerde başlayan modernleşme çabaları 1980’lere gelindiğinde, tam bir fiyaskoydu.

Türkiye bir buçuk asra yakın çıkmazlarda dolaştı.

Tiyatrolara gitmekle, Batı musikisi dinlemekle, piyanolarımız olmakla, rakı içmekle, fötr şapka giymekle ileri ülkeler düzeyine erişeceğimizi zannettik.

İslam’la aramıza ne kadar mesafe koyarsak o kadar ileri gidecektik.

Cumhuriyet’e kadar İslam’la aramızdaki mesafeyi açtıkça açtık.

Cumhuriyet’le birlikte öyle bir noktaya geldik ki; S. Huntington’un değerlendirmesi ile “Mekke’yi reddettik!”

Sonuçsa; yine Huntington’un tespitiyle “Brüksel tarafından reddedilmek”ti.

1000 yıllık müktesebatımızı heba ve feda etmemize rağmen, ne modernleşebildik, ne de “Batılı” olabildik, üstüne üstlük “Brüksel tarafından da reddedildik”.

1980’lerin başlarında bir yıllık ihracatımız 2 milyar doları ancak geçiyordu. O günlerin dillere pelesenk olmuş tabiri ile “toplu iğne dahi yapamıyorduk” ve de toplu iğneye dahi muhtaçtık.

“Mekke’yi reddedenlerimiz” son kertede, umutlarını Komünizm’e bağlamışlardı.

Zira, komünizm, “İslam’a uzaklığın” en uç noktasıydı.

Türkiye’yi komünist yaparak Nirvana’ya ereceklerdi!

O günlerde Sovyet işgalinde inleyen Türk Dünyası açlıktan kırılıyordu. Günlük gıdaları sadece ekmek ve margarinden ibaret kahvaltıydı, ertesi güne kadar başka yiyecek bulamıyorlardı. Komünizm mahvetmişti.

İşte böyle bir dünyada, “Mekke’yi reddedenler”, kör saplantı ve cehaletle Türkiye’yi komünizme zorluyorlardı.

İslam nefreti öyle ağır basıyordu ki, bu kinle, ülkeyi 12 Mart ve 12 Eylül’e sürüklediler.

28 Şubat diğer ve son tangolarıydı.

Türkiye’yi, Türkler üzerinden komünist yapamayanların, Kürtler üzerinden murada erme projelerinin adı PKK idi.

Bugün baş belamız olan PKK’yı o günlerde “Mekke’yi reddedenler” kurdular, kurdurdular.

Bugün, bu nedenle, PKK halâ, Marksist-Leninist’tir.

Bugün halâ, “Mekke’yi reddedenler” güneyimizde bir PYD devletine aş ermekteler.

1980’lerde, Türkiye’nin imdadına Özal yetişti.

Özal, Çin’le eş zamanlı olarak, Türkiye’yi atağa kaldırdı.

90’larda, Özal’ın katledilmesini takiben 10 yıllık fetretin ardından 2000’lerde atak sürdürüldü.

Türkiye için de dijital kozmos bükülmüştü.

İki asırlık mesafe nerdeyse kapandı, kapanıyor.

Bir paradoks ama, bugün Türkiye “modern”leşerek, “Osmanlı”laşıyor.

Artık, Anadolu’dan dışarı adım atmaya korkan bir Türkiye yerine, Libya’da, Azerbaycan’da, Suriye’de, Afrika’da cirit atan bir Türkiye var.

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement