HB web masthead
Dolar (USD)
16.073
Euro (EUR)
17.2834
Gram Altın
965.198
BIST 100
2375
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE
Şok web masthead

02 Şubat 2021

Kâbe tevhid ruhunun sembolü

“İnsanlar içinde Haccı duyur; gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler”(Hac, 27) çağrısının yapıldığı günden beri İbrahim’in milleti, Son Peygamber’in ümmeti su gibi aşk menziline akıyor. “Hacerü’l Esved’de  kulluk misakını tazeleyip, “ben” olarak girilen sonsuzluk girdabında “küllî”ye ulaşılarak, “hakikat”e erişiliyor.

Dinî inanç güdülerek kutsal mekânlara gerçekleştirilen yolculuklar; en eski, en meşakkatli ve en uzun yolculuklar olarak daima tarih sayfalarında yerini almıştır. Bu yolculukların en önemlisi, İslâm dininin beşinci şartı olan “Hac”dır.

Tarihî olgusu Hz. İbrahim’e kadar uzanan bu yolculuk sayesinde dünya Müslümanları zaman ve mekân şuuruyla kendilerini yeniden keşfetme imkânı bulmaktadır. Bu yönüyle Hac; arınma ve dirilmenin miladıdır.

*

Yaşadıkları ve sevdikleri her şeyi arkalarında bırakarak yeryüzünün çekim merkezine yönelenlerin “bilgelik şuuru” ve “sabır” azığıyla varacakları nihaî hedef, arşın altında kurulmuş olan ilk ev Beyt-i Âtik’tir.

Burası Allah’ın yeryüzündeki evi Beytullah’tır.

Burası şehirlerin anası Mekke’nin kalbidir.

Burası âlemlere rahmet olarak gönderilen “Son Peygamber”in, aşkıyla yanıp tutuştuğu gurbetidir.

Burası insanlığın hidayet ve bereket sembolüdür.

Burası “ihtiyaçlılık bahçesi”nden “ihtiyaçsızlık bahçesi”ne açılan kapıdır.

Burası hem mal, hem de bedenleriyle cihad edenlerin; dağları, taşları, ovaları, vadileri, ırmakları, ummanları aşarak gelip gölgesine sığındığı Kâbe’dir.

Burada Melekler semada Beyt-i Ma’mur’u tavaf ederken, tam altında da Allah’ın halifeleri tevhid girdabında birer anafora dönüşür. Ve sırlarla donanmış yolculuk sahnesinde ibret dolu görüntüler yeniden canlanır. Bu canlandırmayı doyasıya yaşayabilmenin yolu “Kutsal Topraklar”da cereyan eden dinî, tarihî, coğrafî ve sosyal olguları iyi algılamaktan geçer.

*

Mekke; haremine sığınan her canlının emniyette olduğu, kıyamete kadar güneşi parlayacak olan kadim belde. Mescidü’l Haram’ın ortasındaki yer Kâbe ise Rahmet nehirlerinin varacağı en son nokta.

Dünya kuruldu kurulalı gözler ne saraylar, ne köşkler, ne mâbedler gördü. Fakat onca ihtişamlarına rağmen hiçbirisi Kâbe gibi gönüllerde taht kuramadı. Ve arının bal yapmak için kovanın etrafında oğul vermesi misali bu kadar insanı çevresinde toplayamadı.

Kâbe-i Muazzama; varlığımızın, aşkımızın, imanımızın, namazımızın, gece ve gündüzümüzün velhasıl ömrümüzün kıblesi. Dünyanın en büyük medeniyet merkezi.

*

Safâ’dan Merve’ye ana Hâcer gibi telaş içinde koşup, biricik İsmail’e verilen “zemzem”dem kana kana içerek Rabbe şükretmek…

Hira’daki vahyi dinleyip, kuşların yuva yaptığı Sevr Mağarası’na hicret etmek…

Arafat’ta kendimizi bulup, Meş’arü’l Haram’da aşka dalmak...

Minâ’da şuur zırhını kuşanıp İblis’i yok etmek!..

Ve seferden zaferle çıkıp yeniden aşk menzilin(d)e dönmek…

Yine, yeniden bir kez daha Kâbe’ye, onu yücelten örtüsüne yüz sürmek…

Bir daha… Bir daha… Sonsuza dek.

***

 

FİL VAK’ASI

Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde Kâbe fotoğrafını yere sererek, görselin üzerinde Şahmeran figürü ve resmin dört köşesinde de farklı LGBTİ+ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks) bayraklarına yer verilmesi hayasızlıkta, pervasızlıkta sınır tanımayanların ne kadar azdıklarını gösteriyor. Tarihte daha önce bu türten sapkınlıklar yaşanmış, fakat Kâbe’nin Sahibi evini kullarının yardımına ihtiyaç duymadan korumuştur. Bu minvalde “Fil Vak’ası”nı bir kez daha hatırlayalım.

*

Fil Vak’ası, İslâm’dan önce cereyan eden ve Kâbe’yi yıkmak için yola çıkan bir ordunun başına gelen olağanüstü bir hadisedir. Tercih edilen görüşe göre Peygamber Efendimiz, Fil Vak’ası’nın meydana geldiği yılda doğmuştur. Bu olay peygamberlik öncesi, Peygamberler vasıtasıyla görülen tabiatüstü olaylardandır. İbn-i İshak’ın ve İbn-i Hişam’ın naklettiklerine göre Fil Vak’ası özetle şöyle cereyan etmiştir:

Habeşistan’ın Yemen’de bulunan genel valisi Ebrehe, Yemen’in San şehrinde “Kulleys” isminde bir kilise yaptırmıştı. Ebrehe’nin yaptırmış olduğu bu kilise o zamanda misli bulunmayan bir kiliseydi. Ebrehe bu kiliseyi yaptırdıktan sonra Habeşistan Kralı Necaşi’ye şu mektubu yazmıştı: “Ey kral, ben öyle bir kilise yaptırdım ki, senden önce hiçbir kral için böyle bir kilise yaptırılmamıştır. Bu kiliseyi tamamlayınca hemen Arap Hacılarını buraya çevireceğim.”

Araplar, Ebrehe’nin Necaşi’ye yazdığı bu mektubu duyunca aralarımda bu meseleyi konuşmaya başladılar. Bu sırada Fukeym b. Adiy oğullarından bir adam bu olaya kızdı. Bu kişi, Kulleys Kilisesi’ne vardı ve onun içine girerek oraya pisledi. Sonra çıkıp memleketine gitti. Durum Ebrehe’ye bildirildi.  Ebrehe: “Acaba bunu kim yaptı?” dedi. Ona şöyle dediler: “Bu işi, senin Arap Hacılarını buraya çevireceğine dair sözünü duyan bir Arap yaptı”. Bunun üzerine Ebrehe hiddetlendi ve Kâbe’nin üzerine yürüyüp orayı yıkacağına dair yemin etti. Habeş asıllı olan ordusunun hazırlanmasını emretti. Sonra filiyle birlikte ordusunu Kâbe’ye doğru hareket ettirdi.

*

Ebrehe, Habeşlilerden, süvarilerin komutanı olan Esved b. Masdu’u önden gönderdi. Esved, Mekke’ye varınca Tihame’de bulunan Kureyşlilere ve diğerlerine ait hayvanları toplayıp Ebrehe’ye götürdü. Bu hayvanların içinde Abdülmuttalib’in ikiyüz devesi de vardı. Bunun üzerine Abdülmuttalib, Ebrehe ile görüşmek istedi.

Ebrehe onu görünce saygı gösterdi. Tahtından inip halının üzerine oturdu. Abdülmuttab’i de yanına oturttu. Sonra tercümanına dedi ki: “Sor bakalım ne istiyor?” Tercüman Abdülmuttalib’e sordu. Abdülmuttalib bu soruya cevaben: “Benim isteğim, kralın el koyduğu iki yüz deveyi bana vermesidir” dedi.  Tercüman bunu anlatınca Ebrehe tercümana: “Ona de ki: “Sen, elime geçen ikiyüz deve hakkında benimle konuşuyor da, senin ve atalarının dininin timsali olan Kâbe’yi yıkmak isterken benimle o hususta konuşmuyorsun.”

Abdülmuttalib ona: “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi vardır. O da onu koruyacaktır” dedi. Abdülmuttalib ve beraberindekiler Ebrehe’nin yanından ayrıldı.

*

Abdülmuttalib, Kureyşlilere gidip durumu bildirdi ve onlara, ordunun saldırısından korkarak Mekke’yi terketmelerini, dağların başlarına ve vadilere çekilmelerini emretti. Sonra Kâbe’nin kapısının halkasından tutarak bir kısım Kureyşlilerle birlikte Allah’a dua etti.

Bir sabah Ebrehe, Mekke’ye girmek için hazırlandı. Filini ve ordusunu teçhiz etti. Filin ismi “Mahmud” idi. Ebrehe Kâbe’yi yıktıktan sonra Yemen’e dönmek niyetinde idi. Fil Mekke’ye doğru yöneltince çöktü. Kalkması için filin başına balta ile vurdular. Fil diretti. Sopalarla dürtüp karnını kanattılar. Yine diretti. Başını Yemen’e doğru çevirince hemen kalkıp koştu. Şam’a ve doğuya doğru çevirince de aynı şeyi yaptı. Fakat onu Mekke’ye doğru çevirdiklerinde yine çöktü.

*

Ne olduysa bu olaydan sonra oldu. İşte tam bu sırada Allah onların üzerine deniz tarafından kırlangıçlar gibi kuşlar gönderdi. Her kuş, biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut ve mercimek tanesi kadar üç adet taş getiriyor ve Ebrehe’nin ordusunun üstüne atıyorlardı. Bu taşlar kime isabet ederse onu helak ediyordu. Taşlar ordunun tümüne isabet etmemişti. Sağ kalanlar kaçışıyor ve geldikleri yoldan geri dönmek için o yolu arıyorlardı. Kendilerine Yemen’in yolunu göstermesi için Nüfeyl b. Habib’i soruyorlardı. Nüfeyl ise, Allah’ın onları cezalandırmasını görünce şöyle demişti: “Nereye kaçıyorsunuz Allah kovalıyor, Ebrehe mağlup olmuş duruyor.

Azgınlıkta sınır tanımayan Ebrehe’nin ordusu yollara döküldü. Her tehlikeli yerde ve su başlarında helak oluyorlardı. Ebrehe de yaralıydı. Onu da beraberlerinde götürüyorlardı. Parmakları dökülüyor onların yerlerinden kan ve irin akıyordu. Onu San’a’ya götürdüklerinde yumurtadan çıkmış civcive dönmüştü. Sanıldığına göre Ebrehe göğsü yarılıp kalbi görülünceye kadar ölmedi.

Allâhu Teâlâ, Hz. Muhammed’i peygamber olarak gönderince Kureyşlilere olan lütuf ve nimetlerini bildirdi. Ve bu nimetlerin içinde Kureyşlileri Fil sahibi Ebrehe’ye karşı koruduğunu, Şam ve Yemen’e, kış ve yaz yaptıkları ticari seferlerini muhafaza ettiğini bildirdi. Fil Sûresi işte bu hadiseyi beyan etmektedir.

*

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

“Rabbinin fil sahiplerine ne ettiğini görmedin mi? O, bunların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? O, bunların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi.  Ki, onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları, yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.”  (Fil Sûresi, 1-5)

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement