Dolar (USD)
15.5451
Euro (EUR)
16.2159
Gram Altın
899.611
BIST 100
2419.35
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

19 Ocak 2022

Kendi kendimizi nasıl sömürgeleştirdik?

Konusu açılınca hep övündüğümüz bir tarafımız vardır. O da şudur: Biz hiçbir zaman emperyalist olmadık, sömürmedik, sömürmediğimiz gibi sömürge devleti ya da ülkesi de olmadık.

Genel olarak baktığımızda bu yargı doğrudur. Evet askeri ve idari anlamda bir Fas, Cezayir ya da Tunus gibi sömürge ülkesi olmadık. Osmanlı yıkıldıktan sonra askeri anlamda işgale uğradık hatta gözbebeğimiz İstanbul bile bir süre İngiliz işgali altında kaldı. Anadolu toprakları, Yunanlıların, Fransızların işgaline maruz kaldı. Ancak bu durum uzun sürmedi, İstiklal Mücadelesini başlatarak yabancı işgaline dur dedik ve askeri-idari anlamda sömürgeleştirilmekten kurtulduk. Pek çok İslam ülkesi 50’li, 60’lı yıllara değin birer sömürge ülkesi olarak İtalyan’ın, Fransız’ın çiğnediği birer toprak parçası olarak kaldı. Pek çoğu bağımsızlıklarını bizden çok daha geç tarihlerde kazandılar. Çoğunun resmi dili değiştirildi. İşgal güçleri hangi dili konuşuyorsa işgal altındaki ülkelerde de o dil egemen dil haline geldi. Bilhassa Kuzey Afrika kuşağında Fransızcanın hâkim dil haline geldiğini ve bu etkinin günümüzde de devam ettiğini biliyoruz.

Bizde ise durum biraz karışık. Evet biz uzun yıllar boyunca işgal altında kalmadık. Dilimiz ana hatlarıyla bir başka yabancı dille değiştirilmedi. Resmi dilimiz her ne kadar Osmanlı Türkçesi olarak kalmadıysa da Türkçe resmi dilimiz olarak varlığını korudu. Ancak Osmanlı Türkçesini terk edip lâtin alfabesini tercih ettiğimizde aslında bir başka yabancı dili tercih etmiş kadar büyük bir kültürel darbe yedik. Rahmetli Şaban Teoman Duralı’nın yerinde tespitiyle “harf inkılabı bir soykırım” olarak tarihimize geçti. Bu inkılabı yaparak aslında kendi kendimizi sömürgeleştirmenin ilk adımlarını atmış olduk. Türk milletini dini ve kültürel anlamda kendi kültür atmosferinde tutan ve bir medeniyet dili olarak tebarüz eden Osmanlı Türkçesi, aslında dinin anlaşılmasında ve yaşanmasında kritik ve stratejik bir rol ifa ediyordu. Her şeyden önce Arapça-Türkçe ve Farsça’nın güçlü bir terkibinden oluşan Osmanlı Türkçesi, hem ilim, hem de kültür diliydi. Harf inkılabı ve dilde sadeleşme hareketiyle hem dini bilgiyle hem de büyük bir kültür hazinesiyle irtibatımızı koparmış olduk.

Dil ve dinle olan güçlü bağlarımızı kendi ellerimizle kopardıktan sonra bir milleti millet yapan üç ana değerden ikisini kaybetmiş olduk. Yönümüzü Batı’ya döndükten sonra artık kültürel tercihlerimiz de değişmeye başladı. Dini düşünceden uzaklaştıkça sekülerizmin zehirli sarmaşıklarına dolanmaya başladık. Fransız tipi laikliği tercih ederek bir anlamda kendi kendimizi hançerledik. Kutsal olanı terk edip seküler değerleri hayatımızın ana eksenine yerleştirdik. Eğitimde, kültürde ve sanatta referanslarımız, artık Batı kaynaklı değerler oluverdi. Toplumsal ve kültürel hayatımız nerdeyse baştan aşağı yeniden şekillendi. Yukarıdancı bir anlayışla topluma yeni bir değerler skalası dayattık. Bu gidişata direnenler ve kendi özünde sabit kalmak isteyenler mevcut rejim tarafından çeşitli şekillerde cezalandırıldı. Gidişata ayak uyduranlar ve Batılı yaşam biçimini kendisine ana hayat görüşü olarak kabul edenler ise ülkenin en kritik mecralarında iktidar sahibi oldular. Siyasi düzenden tutun da kültürel alana kadar pek çok alanda Batıya teslim olanlar, Anadolu’nun sesini boğmaya ve Anadolu insanının inanç, kültür ve yaşam biçimini değersizleştirmeye başladılar. Bilhassa eğitim ve kültür hayatımızı etkisi altına alan Batıcı kadrolar, kendilerini ülkenin ve devletin gerçek sahibi olarak konumlandırmaya başlayınca kendi kendini sömürgeleştirme hareketi büyük ölçüde başarılı oldu.

Bütün bu acı tecrübeler ışığında bugün geldiğimiz nokta ise ortadadır. İstiklal Harbinde dedelerinin verdiği mücadeleyi hiçe sayan ve Batılı emperyalistlere kültürel anlamda teslim olmuş yeni bir nesil ortaya çıktı. Bu yeni nesil, kültürde, sanatta ve eğitimde ülkenin kritik mahfillerini zapturapt altına aldı ve kendileri dışında sivrilme eğilimi gösteren her kesimden farklı sesi boğmaya kalktı. Özellikle ülkenin yerli ve milli karakterli düşünce, kültür ve sanat adamları çağdışı, arkaik ve gerici olmakla itham edildi. Kendilerini siyasal, iktisadi ve kültürel merkezin yegâne temsilcisi olarak gören bu zihniyetin bayraktarları, kendileri dışındaki herkesi rejim düşmanı ilan ediverdiler.

Bütün bunları neden yazdım? Eğer bir ülke yabancı işgali altında kalmamış olmasına rağmen kendi değerlerine savaş açıyor ve kendi değerlerine yabancılaşmak adına her türlü pespayeliği göze alabiliyorsa, bu ülkede kendi kendini sömürgeleştirme adına ciddi bir travma yaşanıyor demektir. İşte bu travmatik durum ortaya çıkardığı yeni insan modeliyle bu ülkenin inançlarına, değerlerine ve kültürüne hakaret etmeyi, bu değerleri aşağılamayı kendisine bilerek ya da bilmeyerek vazife edinebiliyorsa, ortada gerçekten tedavisi çok uzun zaman alacak bir hastalık var demektir. Bu illete düçar olmuş yazarların, müzisyenlerin, sanatçıların, kültür adamlarının, siyasetçilerin ciddi bir tedaviye ihtiyaçları var. Bir insanın kendi kendisini hançerlemesi ne büyük bir ahmaklıksa bir sanatçının ya da kültür insanının kendi değerlerini hedef alması ve bu değerlere savaş açması o denli büyük bir ahmaklıktır. Son günlerde “Minik Cahilin” yazdığı şarkı sözü üzerinden yürütülen tartışmaların bu minval üzere değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 
Advertisement Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement