24 Haziran 2021

Marmara denizi, müsilaj, medya ve kalbim!

Bugünlerde Marmara Denizi’nde hummalı bir temizlik çalışması var.

İnsanoğlu bu, gözü dönmesin bir kere…

Denizmiş, ormanmış, havaymış, suymuş, hayvanmış, her yapılan dönüp dolaşıp kendisini vururmuş görmüyor!..

Rabbim, insanoğlu’nun “iki büyük sıkıntısına”  şöyle işaret buyuruyor:

“O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu gerçek ki, insanoğlu çok zâlim ve çok nankördür!..”

(İbrâhim Sûresi, 34. Âyet)

*

Eskiden, çok güvendiğim insanlardan biri, bana “karakter zafiyeti”ne işaret eden bir “yanlış yaptığında”, çok üzülür, çok kızar ve kendimce “üstünü” çizerdim.

Sonra, sonra…

Kendime dönmeye, büyüteci kalbime tutmaya çabaladım…

Cenâb-ı Allah’ın bunca nimetine “şükür”deki derin eksikliklerim üzerine tefekküre yönelmeye çalıştım…

İnsanoğlu’nun “bana” yaptıklarını unuttum!..

Bir vakitler, beni hayal kırıklığına uğratan her insana,

“Şuna bak, ele verir talkını, kendi yutar salkımı!” diye bakardım.

Bazılarının, iş “maddi çıkar”a geldiğinde, ne yaman “tev’illere” başvurduklarını…

İşleri kılıflarına uydurmak için, ne müthiş “zekâ oyunlarına” (akıl değil, zekâ) giriştiklerini…

Kendilerini ve etraflarını kandırmak için ne kurnazlıklar yaptıklarını gördükçe öfkeden küplere biner…

İşi “çatışmaya” dökerdim.

Sonra sonra gördüm ki…

Tıpkı, bugün Marmara Denizi’nde karşımızı çıkan “müsilaj felâketinde” olduğu gibi, problem o kişilerle açıklanamayacak kadar derinlerde…

Mesele, “genel kirlilikten” etkilenme meselesi…

Dedim ki,

Öncelikle “kendi kalbimi” kirlilikten korumanın gayreti içinde olmam gerekiyor!..

Tefekkür iklimine girebilmek için…

Öncelikle “kendimi”,  “acar gazetecilik” olarak bilinen “tarzdan” geriye çekmeye…

Kalbime kadar geri çekilmeye, onun her atışını duyar hale gelmeye çalıştım.

Hâlâ da bunu yapmaya uğraşıyorum, aldığım mesafenin ne kadar olduğunu hiç ama hiç bilemiyorum.

Rasûlullah Efendimiz, (s.a.v) nefsânî arzularına râm olan insanın aç gözlülüğüne “İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz!” diyerek dikkat çekiyor malûm.

Bundan 30 küsur yıl önce, kalbime “Namazını kıl!” ihtarı geldiğinde ve manevî işaretler, beni “secdeye” yönelttiğinde, en çok etkilendiğim Hâdis-i Şeriflerden biri de bu olmuştu:

“İnsanoğlu’nun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz!”

Bu etkileniş, “maddeten işime gelmeyecek” ama “kalbime huzur verecek” adımlar atabilmeme vesile oldu çok şükür.

Masaları devirmekse, devirmek şükür!..

*

Ne var ki, bizler “sosyal varlıklarız”, bir toplum içinde yaşıyoruz ve bulunduğumuz ortam, bir şekilde bizi de etkiliyor.

Bir okuyucumuz, “Maddi durumumuz belli. En büyük eğlencemiz, ailece deniz kıyısına gidip, çay simitle stres atmaktı. Şimdi bu müsilaj meselesi bunu da elimizden aldı!” derken, bu derde işaret ediyordu.

Tabiatın kirletilmesi, kıymetli okuyucumuz ve ailesinin “çay-simit” keyiflerini bozmuş…

Ne yazık ki sayısız ve zerre günahsız milyonlarca canlının da hayatlarına mâl oldu.

Bitmez tükenmez hırslarıyla, yüz küsur yıldır tabiatı katledenler, acaba, bunca kul hakkının hesabını nasıl verecekler?

Üzerinde tefekkür etmek gerekmez mi?

*

Tefekkürümüze, “koronavirüs felâketi”nin gözlerimizin önüne attığı acı tabloları da ekleyebiliriz…

Hatta ve hatta…

Son zamanlarda, “politika, medya, bürokrasi ve iş dünyası”ndaki karmaşık ilişkilerin iyice gündemimize yerleşmesini de bir “tefekkür vasıtası” olarak değerlendirebiliriz.

Bugüne kadarki hayatım, her olayın içinde en az bir “mesajın” olduğunu gösterdi bana.

Mesajı bazen tam vaktinde alabilmek nasip oldu, bazen de yıllar sonra, gelişmeler “gerçekleri” büyük ölçüde ortaya koyunca görebildik meseleyi.

Kimse, hiçbir şeyi tesadüfen yaşamıyor.

İnancımızda “tesadüf” diye de bir şey yok zaten.

“Seçim ve geçim dertleri”nin ve nefsâni arzuların pençesindeki  insanoğlu, her yaptığını kılıfına uydurmaya çalışsa da…

“Hakikat” kendisini eninde sonunda gözler önüne seriyor.

İşte karşımızda duran hakikat;

Kirden mide bulandırıcı hale gelmiş bulunan “Fatihlerin Yâdigârı” güzelim Marmara Denizi’ni, makinelerle temizlemeye ve yine makinelerle denize “oksijen” vermeye gayret ediyoruz!..

Taşıma suyla değirmen döner mi?

İnsanoğlu’nun  yol açtığı tahribât, böyle böyle biter mi?

“Zararın neresinden dönsen kâr!” demişler…

Evet, şüphesiz böyle.

Peki, dönmek ne demek?..

Tövbe etmek!..

Bir “günahtan” dolayı, Yüce Allah’tan af dilemek ve “Bir daha yapmayacağım!” diye söz vermek.

Merhum Mütefekkir “Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” diyor, bu güzel.

Bununla birlikte, “Sık sık tövbe bozmak, sözüne bu kadar sadakâtsiz olmak” da, kişinin “kendisine saygısında” büyük hasarlara yol açmaz mı?.

Size yüz kere söz verip tutmayan bir “arkadaşınız” hakkında ne düşünürsünüz?..

Rabbim’im merhameti sonsuz ama bu sonsuzluk, kulların “zekâlarıyla”  (akıllarıyla değil, zekâlarıyla)  sonsuz istismar alanı açmalarını için kullanılmaya kalkışıldığında…

Yüce Allah’ın “gazabına” işaret eden ayetlerin “muhatabı” olmak da var!..

*

Ah, benim sıkılgan ruhum!

Hayli sıkkın ruh haliyle, şehrin “grilikleri” arasında dolaşırken, şehrin göbeğinde yükselen “binalara” takılmıştı gözüm.

Çok büyük binalar çok büyük ve sayıca da çok fazla.

Karşıdan baktığınızda, zaten az olan şehrin havasını tam ortadan bölecek ve şehrin nefesini kesecekmiş gibi bir hisse kapılmanıza yol açıyor heyula gibi  binalar!

Nefesinizi daraltıyor!

Etrafa bakarken, en ucuz dairesi akla ziyan milyonlarla satılan bu binaların biraz yukarısında, başkalarının da göğü delmeye hazırlandığını fark ettik!..

Etrafta birçok “yapı” yükseliyordu, enine ve dikine…

Dikine dikine!..

Yol durumlarına baktım…

Şu anda bile, bilhassa işe gidiş ve işten dönüş saatlerinde kilitlenen bir güzergâh burası…

“Bu yapılar bittiğinde, durumlar ne olur?” diye sordum bu işlerden iyice anlayanlara…

“Bölge yoğun bakımlık olur!”muş…

Üstelik, çok yakındaki o günlere dair bir “tedbir” de görünmüyormuş!..

*

Nerelerden nerelere geldik değil mi?..

Şimdi, benim kalem meseleyi buralardan alır ve “politika, medya, bürokrasi ve iş dünyası”ndaki karmaşık ilişkilerin iyice gündeme yerleşmesine de getirir…

Ve 35 yıl boyunca yaşadıklarını, gördüklerini anlatmaya girişir…

Kalbim ise…

Bir “sahneye” işaret eder:

Hz. Peygamber’in (s.a.v)  vefatından yıllar sonra, fitne ayyuka çıkınca…

Sa’d b. Ebû Vakkâs (r.a.) çok üzüldü.

Kabuğuna çekildi.

Çorak haldeyken satın alıp, verimli hale gelmesine vesile olduğu arazide çiftçilikle iştigal etmeye başladı.

Orada koyunların ve develerin bakımlarıyla uğraşırken..

 Oğlu yanına geldi.

“Baba! Millet, iktidar kavgası yaparken, onları bırakıp develerinin ve koyunlarının arasına çekildin, öyle mi?” diye söylendi.

Sa’d (r.a.) eliyle oğlunun göğsüne vurdu.

Ve şunları söyledi:

“Sus! Ben Peygamber Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim: ‘Allah Teâlâ; müttakî, gönlü zengin, kendi hâlinde, işiyle ve ibadetiyle meşgul olan kulunu sever.

*

Sa‘d b. Ebû Vakkâs (r.a.) sağlığında Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tarafından cennetle müjdelenen on sahâbîden biri.

O mübarek,“fitnenin ayyuka çıktığı dönemde”, böyle yapmış.

Peki, “At iziyle it izinin iyice birbirine” karıştığı ve bu karışmanın tepeden tırnağa hemenç herkes tarafından dile getirildiği bugün…

 Biz ne yapmalıyız?

Şimdilerde…

Kalbimi dinliyorum.

Kalbimi öfkelendiren çok şeyler var, bunların “nefs^ı” olanlarını ayıklayabilme meselesi yaman mesele.

Biraz vakit, Rabbim nasip etmişte…

Ve…

Bol bol dua.

 
Advertisement Advertisement Advertisement