22 Kasım 2020

Ölümler Selalardan değil ekranlardan duyuluyor

Salgınla birlikte ölüm kavramı üzerinde daha çok düşünmeye ve yaradılış hikmetimizi anlamaya başladık. Belki de bu kahırdan lütuf doğacaktır, kimbilir!

Böyle değildi ölüm ilanları oysa. Bu şekilde sessizce duyurulmazdı mevtalar. Bir sela okundu mu, şehirde hayat bir anda dururdu apansız. Küçük şehrimizde yaşarken, babamın dükkânında olduğum günleri hatırlıyorum. Sela okunurken sesler kesilir, herkes kulak kabartırdı. Bir anda derin bir sessizlik kaplardı şehri. Karşımızdaki Demirci Musa amca kaldırdığı balyozu nar gibi kızarmış orağın üstüne vurmazdı o dakikada. Çünkü sela okunuyordu. Bu sese hürmet duyulurdu, tıpkı ezan gibi. Vefat edenin ismi söylenirdi önce. Ki herkes bunu merak ederdi. O anda hiç kimse konuşmaz, selam bile verilmezdi. Çünkü dünyadan ayrılan kişinin namı ilan edilecekti. Bakırcılar, kalaycılar, demirciler hepsi birkaç dakikalığına susardı. Çekiçler durur, örsler dinlenir, insanlar ayakta gökyüzüne bakar, ellerini kulaklarının arkasına atar, daha iyi duyabilmek için âdeta nefes bile almazdı. Şehir derin bir sessizliğe gömülürdü.

Selalar okunurken…

Selalar okunurken vefat eden merhum veya merhumenin ismi, soyadı, lakabı, kimlerden olduğu, mesleği söylenirdi. Âdeta mevtanın kısa künyesi çıkarılırdı. Tabii bu anonslar, şehrin en büyük camiinin minaresinde yapılır ve tekrarlanırdı. Genelde Selçuklu eseri Ulu Cami’den veya Çarşı Camii’nden! Bu iki büyük mabedin minarelerinden okunan Selayı herkes duyardı. Bu seslenişte, mevtanın cenaze namazının hangi camide ve hangi vakitten sonra kılınacağı, hangi kabristana defnedileceği belirtilirdi. Ölüm ilanı yapıldıktan sonra minik bir dua edilir ve rahmetlinin ruhuna Fatiha okunması istenirdi. Bu isteği duyan herkes ellerini açıp önce Fatiha’sını okur, sonra da ebedî âleme göç edenin ardından güzel sözler ederdi. Hiç kimsenin aleyhte konuştuğuna şahit olmazdık. Çünkü ‘Ölülerinizi hayırla anınız.’ buyruğuna uyan toplum, henüz sosyal medyadaki ağız bozukluğuna alışmamıştı. Bir anda binlerce Fatiha kuşatırdı merhumun ruhunu. Binlerce rahmet niyazı yayılırdı semaya. İtinayla uyulan bir âdet de ölü asla bekletilmezdi. Zaruri bir durum yoksa hemen toprağa verilirdi. Metropollerde olduğu gibi üç dört gün bekletilmezdi naaşlar morglarda. Gerçi dinimize göre bu kadar bekletmek doğru değil ama bu hassasiyeti gösteren kim? Hâlbuki merhum veya merhume, bir an önce toprakla kucaklaşmalı, yeni hayatına koyulmalı, çıktığı seferini tamamlamalıdır.

Selaları özlüyoruz

Büyük şehirlerin merkezinde oturanlar, okunan selaları duymuyor genelde. Hâlbuki bu bir vedalaşma, helâlleşme, duadır aslında. Büyük şehirlerin kenar semtlerinde oturanlar, bir bakıma şanslı sayılır. Şayet orada da okunuyorsa, vatandaş selayı duyuyordur mutlaka, el açıp dua ediyordur gidenin arkasından. Bizim yarım asır önce Anadolu’da okunan o selalardan sonra yorumlar yapılırdı. Kimisi, vefat eden erkekse, “Önceki gün geçmişti dükkânın önünden. Biraz hâlsiz görmüş, hatır sormuştum. Demek ki hastaymış, Allah rahmet eylesin.” der. Kimisi de ailesinden tanıdığı varsa söz eder, “Çok iyi bir kardeşi var. İyi bir aile onlar…” şeklinde fikrini beyan ederdi. Herkesin birleştiği husus ise “üç günlük dünyanın faniliği” idi.

Ekrana bakmaktan korkmak

Şimdi vefatları artık televizyon ekranlarının altyazılarından veya sosyal medya hesaplarımızdan duyuyor, öğreniyoruz. Telefonumuza çeşitli vakıf ve derneklerden gelen duyurular, mesajlar da sonsuzluk âlemine doğru yola çıkan tanıdıkları hatırlatıyor. Bazen acı haberleri almamak için geç açıyorum bilgisayarı. Yine hangi yazar, şair, gazeteci, ilim adamı veya arkadaşımızın yakını göçmüş bu fani dünyadan. Kimisi akrabalarını, kimisi komşularını duyuruyor artık bu mecradan. Bazen öğrenciler hocalarının kaybına üzülüyor, bazen de hocalar talebelerine yanıyor. Dostlar, teessürlerini satırlarla ifade ediyorlar. Ve yorumlar geliyor ardın sıra, dualar ediliyor. Tanıyanlar uzun yazılar yazıyor. Tanımayanlar rahmet diliyor kısaca. Üzüntü yaygınlaşıyor.

Dünya fani, ölüm gerçek

Bazı dostları bu günlerde çok karamsar görüyorum. Bir bakıma her şeyin artık bittiğine inanmaya başlıyorlar sanki. Küçük kıyamet kopmuş gibi üzüntülüler. Elbette dinlediğimiz veya okuduğumuz haberler, bizi sevindirmiyor ama yine pes etmemeli insan. Aslında ‘Her müminin ölümü onun küçük kıyametidir.” Şüphesiz “Hüzün benim yoldaşımdır.” buyuran yüce peygamberin ümmeti olarak her gün duyduğumuz bu üzücü haberler, bizde bir keder hissi uyandırıyor. Evet salgın dolayısıyla bütün dünya ile birlikte zor günlerden geçiyoruz. Yine de millet olarak bu dönemde moral bakımından güçlü olmak zorundayız. Tedbirlere riayet ederken çevremizi kırmamaya çalışmalıyız. Bilhassa yakınlarımızı! Gençler ve çocuklar için şüphesiz bu günler daha da zor geçiyor. Ancak onlara göstereceğimiz yakın alaka ve sevgi sayesinde bu günleri sıkıntısız bir şekilde atlatacaklarına inanmak gerek. İlgisizlik, gençlerimizi ve çocuklarımızı yalnızlığa ve Allah korusun psikolojik bir yıkıma bile itebilir.

Vicdanın sesini duyuyor muyuz?

Eskiden insanların ayağı bir taşa değdiğinde, “Acaba ne kusur işledim, kimin hakkını gasp ettim ki, bu başıma geldi.” diye düşünülürdü. Şimdi kendimizi sorgulamıyoruz. Korkunç salgın bütün dünyayı sarmış, herkes maskeyle dolaşıyor, hastaneler ağzına kadar dolu. Ama bakıyorsunuz bazıları sefahat hayatına aynen devam ediyor. Eğlence hayatından vazgeçmiyor. Her türlü tehlikeyi göze alarak yasak olduğu hâlde partiler, kokteyller düzenliyor. Bu, şüphesiz normal bir hâl değil. Aklın zıvanadan çıkmasıdır, düpedüz çılgınlıktır. İnsan biraz oturup düşünür. Bu felâket niçin başımıza geldi, acaba hangi kusuru işledik, hangi günaha battık ki Cenabı Allah âdeta herkesi, hepimizi cezalandırıyor. Bu arada vicdanımızın sesine kulak veriyor muyuz, kalbimizi dinliyor muyuz?

Daha geçen hafta Libya açıklarında bir gemi battı ve 100 göçmen boğuldu. Hiç yankı uyandırmadı. Ne dünyada, ne de bizde bir tepki yok. Herkes ölü sessizliğinde! O haberi dinlerken Afrikalı annenin bebeği için kopardığı feryat unutulabilir mi? Peki bu facia niçin gündeme gelmiyor? Her akşam ekranlara çıkan ve aynı lâfları eden konuşmacılar, bu ölümlerden niçin bahsetmiyor? 100 masum Afrikalı göçmenin Akdeniz’de boğulmasının bir haber değeri yok mu? Basit bir mahalle kavgasını dakikalarca veren televizyonlar, bu faciaları niçin görmek istemez? Acaba batan gemideki 100 kişi Afrikalı değil de farz edelim Avrupa’daki herhangi bir devletin vatandaşı olsaydı dünyada kıyamet kopmaz mıydı? Haftalarca, hatta aylarca bu olayı konuşmaz mıydık?

Çocuk bizi Allah’a şikâyet etti

Bodrum sahillerinde Aylan bebeğin o bütün insanlığın yüreğini parçalayan görüntüsü uzun süre konuşulmuştu. Bugün Akdeniz ve Ege, insan cesetleriyle doldu. Bebek, kadın, yaşlı cesetleri kapladı dört bir yanı. Aylan bebekten sonra bir bebek daha kanlı yüzüyle haber olmuştu. Bu haberler üzerine bir çizer, çocuğun “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim.” sözünü resimleyerek hafızamıza kazımıştı. Galiba o masum yavrucak, insanlığı Allah’a şikâyet etti. Ahirette hesap sorulmadan önce dünyada korkunç salgın ile imtihan ediliyoruz.

 Yemen’deki çocuklar aç

Önceki akşam haberlerde yer aldı. Yemen’deki çocukların yüzde 80’i aç ve hastalıklarla pençeleşiyor. Yemen halkı Müslüman. Kimin umurunda? Yıllardan beri orada İranlılarla Suudilerin kanlı kavgalarına şahit oluyoruz sadece. İran ve Suudi Arabistan, Yemenli çocuklara sahip çıkarak yardımda bulunacaklarına o toprakları kan deryasına çeviriyorlarsa her türlü cezayı hak etmiyorlar mı? Batı’dan ümidimizi kestik, çünkü ölen çocuklar Müslüman. Emperyalist ülkelerin o mazlumlara el atması için çocukların farklı bir inanca sahip olması gerekiyor. Peki Türkiye hariç diğer 56 İslam ülkesinin niçin kılı kıpırdamıyor? Yemenli aç ve hasta çocuklar, bu devletlerin neden gündeminde değil? Uzun söze hâcet yok! Galiba koronavirüs, bütün Müslümanların ve insanlığın vicdanını uyandırmadan, akıllarını başlarına getirmeden, yüreklerine merhameti, şefkati, erdemi ve sevgiyi yerleştirmeden çekip gitmeyecek!