08 Aralık 2021

Post/Modern sorunları çözmek

Modernlik ile birlikte içerik ve form olarak ciddi kırılmalar meydana gelirken, insanlığın yaşadığı sorunlarda kimi farklılaşmalar da yaşanmıştır. Modern ve postmodern içerimler ile iç içe yaşadığımız bu zaman diliminde değişimler kadar sorunlar da hızlı bir şekilde akmakta hatta birikmektedir.

Modernlik zaten teorisi gereği, bir belirsizlik alanı açılacağını ancak bunu çözebileceğini iddia etmişti. Hatta Habermas modernliğin devam eden bir proje olduğunu belirtirken, Giddens modernliğin özdüşünümsel olarak kendi kendisinin hatalarını tamir ederek yoluna devam edeceğini ifade ederken aslında onun sorun çözme kapasitesine vurgu yapmaktaydılar. Bu açıdan modernliğin istikrar ve düzen fikri üzerine yoğunlaşmasının özel bir anlamı bulunmaktadır.

Postmodernlik ise istikrarsızlığı merkeze almış görünmektedir. Bu genel geçer epistemolojik bir kapsayıcılıktan yoksun olmasından kaynaklanmaktadır. Süjenin sınırlarına çekilen “bilme”nin, “yorum”u gerçekliğin önüne geçirmesiyle bir istikrarsızlık durumu açılmaktadır. Fakat paradoksal olarak güçlü olanın gerçekliği belirleyerek kendi yorumunu hakikat olarak dayatması ile istikrarsızlık aşılmaya çalışılmaktadır. 

Fakat insanlık içinde bulunulan bu zaman diliminde çok ağır sorunlarla birlikte yaşamaktadır. Bu sorunları iki boyutlu olarak ele almak mümkündür. Birincisi, ciddi “insan”lık sorunudur. Burada kastettiğimiz iç huzur, parçalanmışlık, maneviyat vb.’dir ki, aslında Van der Loo ve Van Reijen bu problemleri modernleşmenin paradokslarına bağlamaktadır. Onlara göre, modernleşme gündelik hayatta kurumlar ve farklı alanlarda oluşan farklılaşmanın insanın bütünlüğünü bir iç süreç olarak parçalamıştır. İkincisi ise, savaşlardan çatışmalara, sömürgeden tüketime, gerçekliğin çöküşünden emeğin istimlakından dünya ölçeğinde kitleselleşme ve sürüleşmeye kadar bir dizi ağır sorunlar yaşanmaya devam etmektedir.

Modernlikten postmodernliğe evrilirken, aslında sorunlar sona ermediği gibi buna yenileri de eklenmiştir. Üstelik modernlik kendi mutlaklık iddiasından mülhem, kendi rotasını takip etmeyenlere ciddi bir tahakküm ve baskı uygulamıştır. Doğrusu 20. Yüzyılda farklı formlarda bunun mebzul örneklerini izlemek mümkündür. Postmodern dönemde ise daha rafine yönetmelerle baskı kurulmaya devam etmektedir aslında. Fakat kesin olan bir şey varsa, insanın kendi ontolojisine hasar verilmektedir.

Bu şartlar içinde İslam düşüncesinin bir geleceği olacaksa, iddiasını devam ettirmek zorundadır. İddiasını devam ettirmek için de ilmi anlamda ciddi bir altyapı çalışması gerekmektedir. Fakat bu noktada İslam düşüncesini ortaya koyacak aktörlerin bu bağlamda iki önemli handikapla malül olduğu gözlemlenmektedir. Birincisi, yüksek düzeyde bir popülizm ve hamasete boğulmuş görünmektedirler. İslam düşüncesinin nasıl bir konumda olduğunu hiç düşünmeden, kimi zaman gerçekliği saptırma pahasına popülizmle birlikte kendi metafiziğinin altında kalmak üzeredirler.

İkincisi, “biz post/modernliğin ortaya çıkardığı sorunlarla ilgilenmiyoruz; bunlar onların sorunları” şeklindeki söylemle hem içinde yaşadıkları dünya ve gerçeklere hem de halletmeleri gereken sorunlara mesafeli durmaları. Yani bu “herkes sorununu kendisi halletsin” türünden bir kendi içine kapanmışlık halidir ki, insanlığı sorunlarıyla ve kaderiyle başbaşa bırakmayı hedeflemiş bir İslam düşüncesinin asla bir iddiası olamaz.

Tam da bu sebeple İslam düşüncesinin geçmişi sürekli tekrar etmek ve tarihin içinde konforlu yaşamak yerine insanlığın ağır sorunlarıyla yüzleşmek zorundadır. Daha ileride ise bu sorunları aşabilecek teori ve pratikleri geliştirmesi İslam düşüncesini bekleyen öncelikli görevdir. Şikayet, hamaset, popülizm hiçbir sorunu halletmez; ciddi altyapısal çalışmalar bir görev olarak beklemektedir.

 

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement