30 Mart 2021

Propaganda, tebliğ ve sinema

Salgına rağmen hayat ve sanatın, üretimin devamlılığına çalışıyoruz. Süregelen online seminerlerin (Kadim Öykülerde Kendini Aramak ve İsimler Atlası/İstev Vakfı) hazırlıkları, basım aşamasında olan kitaplar, HBS sinema akademisinin workshop hazırlıkları, haftada bir Fidan Sanat’ta gençlerle yaptığımız Sinemada Anlam Arayışı dersleri derken, kısmen daha çok bulunan zaman içinde yapılabilen en iyi çalışma; sinema filmi izleme ve analizi. Sinemayı ön yargısız anlamak ve nitelikli herhangi bir üretim aşamasına sunabileceğim katkıyı besleyip belirleyebilmek adına izliyorum. Yoksa kimse beni tabiatı, gökyüzünü veya sahili, bir ağacı, kitapları, bir insan, bir dost veya bir pispas yüzünü izlemekten, okumaktan alıkoyamazdı. Salgın dönemi benim için en çok sinema dünyasını anlama, analiz etme ve özellikle sinema felsefesi ile alakalı beslenmeye devam etmek şeklinde geçti, geçiyor.

Son hafta mesela Eskilerden Hazal, Kara Çarşaflı Gelin, Namus Borcu, Kağıt, sonra Gülün Bittiği Yer, Ağır Roman, Beş Vakit, Jin, Koca Dünya, Güneşe Yolculuk, Tereddüt...

Persona, La Pointe Courte, Dersu Uzala, Madarinidid… Kryzsztof Kieslowski veya  C. Nolan, doğudan batıdan, kuzeyden güneyden… Yenilerden Parazit, Platform, Tenet, What They Had, Outside İn, 6 Balloons derken dolu dizgin film izlemeye devam ederek -sinemada neler yapılmış, yapılıyor- anlamaya çalışıyorum. Tabii ki Dokuz veya Onsekiz kere Leyla’yı, Kağıttan Hayatları filan konu edinmeyeceğim.  Anlamlısı anlamsızı ile sanatlar arası iş birliği diyebileceğimiz sinemanın geldiği veya gelemediği nokta nediri bizzat görmeye çalışıyorum. 

Yalnız dünya savaşları, tarih kurgulama, cerrahi müdahale gibi savaşlar derken, bir propaganda aracı olarak en çok ta sinemanın tasarrufuyla şekillenmiş dünyanın, festival ve sanat sinemalarıyla da “bir nevi” yapılan “tebliği” neden bu kadar reddettiğini anlamak hiç zor değil. Festival ve sanat sinemalarının anlaşılmazlığa saklanmasını ve “Nasıl olsa anlaşılamayacağız!” tarzını onaylamıyorum. İletişime maruz bıraktığınla hiç yoksa bir yere kadar anlaşmak zorundasın. 

Bir de İslami tebliğin; başka dünya görüşlerine kendi farkını, mantığını paylaşmak ve sakin bir kıyas, bir düşünce ortamı kurmak, en azından “bakınız böyle de bir anlamlandırma var” demek, karşılıklı saygıyla yaşamak amaçlı, iradeye hürmetkar bir üslupla gerçekleştirilmeyen kötü örnekleri bir yana, insanlar sinema sayesinde o kadar çok şeye maruz kaldı ki, adeta bir de bunu-bunları kaldıracak durumda değillerdi. Hoş zaten pek de üretilmedi. Sinema, -orta halli iyiler veya istisnai en iyileri dışında- diğer yanda harita çizilir, kukla dikilirken, bu tarafta dünya nüfusunu, kitlelerce nefsi ölçüsüz hazlarla şartlandırarak oyalama vazifesine koşulduğundan, istisnai sinemalar kitlelere “şimdi bir de bunu kaldıramayacağız” durumunu yaşattı. Değinilmemiş, hayati konuları, unutulmuşları estetize ederek göze sunan, bilinç altına çöpünü dökmeyen, bilinci açığa çıkaran, kendini gerçekleştirme sürecini tetikleyen festival veya sanat sinemaları kitlelere iyi gelmedi. Anestezi ile ekran üzerinden taranan ve duyumsuzlaştırılan kitlelerin estetik uyanışı zordu. Onlar propoganda sinemalarıyla propagare/fidan yetiştirme adına insanlığı biçiyorlardı. Tebliğin içeriğini aldığı onurlu başkaldırıyı, “la!”/”Hayır!” diyebilmeyi  ve sorgulanmış, saf kabullerle kendi hayatının başında olma, kalma önerisini duyacak halleri kalmadığı gibi, seyredecek halleri hiç kalmamıştı. Üstüne üstlük gerçekte vazife icabı yapılan, güncellenmemiş, bilim, teknoloji, sanat ve tümüyle hayatın değişkenlerini dikkate almayan hakikaten uğultulu, anlaşılmaz ezber ve tekrara kalmış bir tebliğin dinlenesi bir tarafı da yoktu. Dinlenmeye değer bulunmayan bir tarzın seyredilmeye değeri de hakkıyla oluşamadı. 

Her ne olursa olsun güzelim bir hikmeti paylaşmak coşkusu en azından sinema alanında yalnızlaşmış sayılı örnekleri dışında, hala kursağımızda kalmış durumda. Sayılı örneklerin içinde bulunduğu şartlara göre başardıkları çok şey var şüphesiz. Ancak tebliğin, başka olanı kendisi hakkında olduğu gibi bilgilendirme, tanışma ve mümkünse kaynaşma ricasının; “Sizin sandığınız gibi değilim.” ‘den çıkması, “Sizden üstünüm, Allah’ın seçtiği, sevdiğiyim.” ‘den vazgeçmesi, “Siz zavallısınız.” ‘ı susması gerekiyor. Gerçek hayatta kritik zamanlarda verilmeyen veya verilse de dinlenemeyecek olan gereğinden uzun vaaz aralarına “keestik” diyerek bir çeşit iradeye saygı sansürü uygulaması ve yerini yalın diyaloglara veya görsel şölenlerle oluşan duygulanımlara, iç konuşmalara bırakması gerekiyor. 

Şüphesiz herkes kendisine baktığında, şartların neden şimdi böyle olduğuna kendi kişisel tarihinden de hareketle geldiğinde durumu anlayacaktır. Toplumsal duyarlılıktaki kafaların kişisel yolculukları kişisel değildir ve toplumun yakın veya olmakta olan tarihini yansıtan bir mikro süreçtir.

Kitaba aşık bir insan olarak bu yıllara geldim. Bizim kuşak okuyan bir kuşaktı. Seyretme imkanı olduğu halde tabii atın şahlanışı dışındaki şeyleri kolay kolay seyre dalmayan. Öylesine kör olmuştuk ki bu aşkla... Gaybı/mızı gözlemleyecek kadar… Muhtemelen o ara dünyada değildik. Uzun yıllar sinemaya insanları kitap okumaktan alıkoyuyor diye, ikinci seyir, yapay da olsa eh işte temaşa patikası, farklı bir okuma olduğunu bile bile kem baktığımız oldu şimdi, yalan değil. Çok seçerek ve ancak vaktimi, ömrümü benden çalmayacak, karakteri yavuz hırsız olmayan filmleri tavsiye alır ve öylece izlerdim. Elimde arada göz attığım kitaplar. Uykum gelip kaçmalarım ve kaçtığım yerde sayfalarda zıplattığım faltaşlarım... 

Epey bir süredir ise vaktimi alsa da içimle ters düşse de üzerine düşünmeyi, konuşmayı hak etmek adına sayısız film izlemek durumundayım. Hem okuma gözlüğü gibi seyretme gözlüğü gerekmiyor. Hoşlandım bu durumdan. Hayallerimi ayrı tutan kıskanç bir tutumla izlesem de çoğunu. İçlerinde hayatın ne de güzel ele alınabilir oluşunu ispat eden, anlatım/tebliğ/paylaşım olanaklarının hayat kadar zengin olduğunu gösteren, büsbütün saf ve temiz sinema hayalleri kurmaya duralı epey zaman oldu. Hep vardı belki fakat diğer alanlarıma bağlılığım durdurdu dersek daha doğru olur. İşin belgesel ve senaryo kısmında zaten oluşumuz ve bu konulardaki diğer çabalar sinemaya yaklaştıran diğer nedenler. Yalnız alan okumalarına kapanmış olmam ve kitabın, sözün, yazının konmuş ve göç etmeyecek hakiki bir dil oluşunu yeniden duyumsamam yine benim sevinçli, ışıl ışıl yanım.

Aklıma televizyonlu eve gidildiğinde babaannemin duvara dönerek oturuşu, o protest hali geliyor. Filhakika adlı kitabımda bu konuyu yazdığım bir öyküm de var. Aklıma babamın evimize televizyon almayışı ve uzun ve büyük salonda ikamet eden İslam klasikleri, şimdi bir vakıfa bağışlanmış büyük kütüphanesi içinde kayboluşum geliyor. Aklıma beni bulamasalar, buradan çıkıversem aya filan dediğim o genç, o ilk duygularım geliyor. Aklıma dedemin radyoya doğru sevdiği siyasetçi çıktığındaki delici bakışları ve o objektifleriyle televizyon icadını tahrik edişi geliyor. Çıldırmış tüketici katkısı diyoruz buna. Yine Gavur İcadı adlı bir öykü de bu konu için yazıldı. (Kitabı okuyun demiyorum. Hece dergisinden ulaşabilirsiniz. Ben sizinle karşılıklı gülümsediğimizi düşünüyorum bu satırlar üzerinden.) Radyoyu matkapça seyredişi, sevdiği siyasetçi konuşurken radyonun önünden geçişimize -onu göremediği için olsa gerek- kızması geliyor. Aklıma çok şey geliyor. Ama okumaktan, düşünmekten yorgun düştüğüm ve yazamadan sızmam gereken yıllardan geçiyorum. Yine de yazıyorum gizlice. Ha. Bu arada Anlam Arayışı adlı kitabımın ilk üçü sıra ile yakında basıma giriyor.

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement