Vakif_Katilim

12 Ocak 2021

Sanal göçler kavmi

Başlığı koyarken gülümsedim. Azcık acı tabi bu gülümseme… yazı boyunca donacak ve sonra bilince çözülecek! Ona göre… 

(Yine gülümsüyoruz. Bu defa karşılıklı.)

Mesafe felsefesi ile girelim. Sonra kalemin güzergahını aniden son göçle, insanın aslında neye ulaşmak istediği ve ulaşamadığı ile ilgili konuşalım. Edebiyatmış, felsefeymiş, sanatmış, sinemaymış. Kitleler halinde sanal bir göç yaşanıyorken “şimdi bunların ne yeri ne sırası…” 

 “Mesafeden bağımsız zaten kıymetli olana, bir cevhere mesafenin ve ulaşılmazlığın kattığı değer ne kadardır? Bana göre hiç. Kıymetli olan dip dibe iç içe iken de dipsiz bir uzaklıkta, ulaşılmaz iken de kıymetlidir. 

Fakat insan, ulaşılmazken göklere fırlattığını kavuşunca toprağa beler. Bilmez ki yerinden, göğünden oynayan ve sonra tuz buz olan kendi kalbidir. Kendince yüklediği anlamdan başka bir şey değildir yerle bir olan.

Bütün bunlardan arınmış olan hakiki kıymet orada, ilkelden mükemmele olan kıymet yolculuğunda sakin adımlarındadır.”

Neden mesafeye takıldık? Çünkü insan iletişim teknolojisi ile arasına kurduğu köprü sayesinde; kendine, emeğine ve insana olan hasretini mi giderdi, yoksa koca bir başka hasret mi koydu, bundan emin değiliz. 

Doğrusu ilk zamanlar dünyanın ve bütün uzakların hazır bir tık öteye taşınmış olması ve bir tıkla sözde ulaşılabiliyor olması hepimizi çok şaşırttı ve sevindirdi. Ulaşmak istediklerimiz neredeyse hiç emeksiz önümüzde yanımızda, istemediklerimiz, konu ya da insan, içerik veya ürün beğenmediklerimizin hepsi ise görünmezlikte veya çöp kutumuzdaydı. Masa üstündeki kıymetliler ve geri dönüşümün en dibine atılmış kıymetsizler, işe yaramazlar…

Konunun çok çetrefilli, çok dallı budaklı, bıtıraklı olduğu malum. Fakat ben sadece bir yönüne işaret edeceğim.

İnsanın tam da sanal alemin iletişim için bütünüyle tercih edilesi tek yol olmadığının farkına vardığı, tam olarak iletişimin ancak yüz yüze, göz göze, kafa kafaya bir cesaret kısasıyla hayat bulacağına inandığı bir zamana denk geliyor, sanal aleme daha da hapsedilmesi. Şimdi pek azımız hariç hepimiz biliyoruz; kitleler halinde neredeyse çoğu emeğimizle beraber bütün yaşantımızı bu dijital koğuşlara bile isteye ve tabii ki küresel bir koşullanma ve mecburiyetle hapsettiğimizi. Dijital ağ; artık insanlığın kollarının, ayaklarının ve bütün ruhunun ortak bir prangaya vuruluşunun adı. Ve en son yaşanan şey: kitleler halinde bir sosyal iletişim platformundan diğerine yaşanan göç…

Birkaç günden beri daha güvenilir olduğu söylenen bir başka ağa doğru yaşanan kitlesel göçte kimse kervan kurmadı. Kimse yol almadı. Kimsenin ayağına taş değmedi. Sadece yeni bir program indirildi ve yine dış kaynaklı üretilmiş bir iletişim platformuna taşınıldı. İşin en ilginç yanı, yıllarca dış kaynaklı programlarını deli gibi kullananlardan bunu milli bir göçmüş gibi sunanlar bile oldu. 

Genel manada bırakalım sosyal ağları, gerçek hayattaki duruşumuzda bile yeterince dikkatli olmamız gerektiğini hepimiz biliyorduk. Fakat ne gerçekte ne sanalda olması gerektiği kadar dikkatli de olamıyorduk. Galiba bütün mesele burada kilitleniyor. Hayatın bütün konularında ve özellikle iletişimde tek seçenekli, bağımlı, alternatifsiz bir teslimiyet ve güven içinde olmamak. Ola ki bütün dijitallik “geri bastığında”, olmadığında hala huzurla yaşayabiliyor, üretebiliyor olmadaki bağımsızlık. Aynı zamanda bilgili, tedbirli, bilinçli bağ… İster sahi ister dijital olsun fark etmez. 

Teknolojinin üretim bilinci ve amacının başında olmayanların tüketim bilincinde olsalar bile üretenlerin amacına teslimiyetleri kaçınılmaz oluyor. Sadece tüketim bilgi ve bilinci yetmiyor ve insanlar kitleler, ülkeler halinde üretenlerin mühendisliğine göre inşa edilebilecek bir pasiflikte kalabiliyor. Bilimsel ve teknolojik gücün hakimiyet gücü ortada…

Türkiye ve -bir türlü gelişmekte olma konumunu aşamamış- ülkelerin kollarını başka türlü sıvama zamanı geldi, geçiyor.