Vakif_Katilim


Sıra Arkadaşı

Masum beyazlığın en kirlenmemiş anlarıdır o demler. 

Çekinerek gideriz okula. Hatta gitmemek için ne çok direnir dururuz. Sonra çaresiz olduğumuzu anlar tutarız okulun yolunu. Varsa elimizi tutan sıcak bir el, sımsıkı sokulduğumuz bir beden biraz teskin eder bu hüznü ve korkumuzu. 

Bırakmak istemeyiz o eli. Yol boyunca sımsıkı tutarız. Elimiz kaybolacakmış gibi olur o avuçlarda. Durmadan terler durur onun içinde. Fark etmez muhtemelen bu minik elin hissettiklerini o nasırlaşmış ya da çocukluktan uzaklaşmış el. 

Kekelemekten, titrek dudaklardan dökülmekten ibaret olan o saf ve sade konuşmalar pek de kale alınmadan girilir okulun sınırları içine. 

Bir daha o sıcak yuvaya dönülmeyecek bir his kaplar o minik bedeni. Evimizden, sokağımızdan, mahallemizden, köyümüzden hatta kentimizden uzaklaşmış gibi kapana kısılmış hissederiz okulun sınırları içinde kendimizi. 

Sonra şükürler olsun hâlâ tam tutsak edilmedik deriz okulun bahçesinde kendi kendimize. Çünkü bir geniş alan var etrafı duvar ve tel örgülerle çevrili de olsa bu yerde. 

İlk defa o minik eli çekeriz sevdiğimizin elinden isteyerek. Başlarız orada koşmaya. Çocukluğun saflığı ve dürüstlüğüyle koşuşturmaya,  oyunlar oynamaya. Belki ne evimiz ve sokağımızdaki gibi ne de mahallemiz ve köyümüzdeki gibi hür ve cesur değiliz. Olsun, serbestiz.

 Tam bu koşuşturmadan doğan bir halle ayrılığın ve tutsak edilmenin trajedisini unutacak iken birden çalar tiz bir ses. Bu, yıllarca kulağımızda esaret ve hürriyet sesi olarak kalacak olan okul zilinin sesidir. 

Ve toplanır herkes bir bir ardına ve yan yana bir binanın önünde. Yine yapışırız veya ne çok yapışmak isteriz o sımsıcak ele minicik ellerimizle. 

Pek anlamadığımız veya anlamak istemediğimiz konuşmalardan sonra gireriz sınıf dedikleri yere. 

Kundak esaretinden kurtulduktan sonra yıllarca sürecek olan yeni bir esaretin adı olan bir sıranın sınırları arasındayız artık. Burada da direniriz. Asla bırakmak sitemeyiz bizi buraya bırakacak olan eli. 

Nafile! Oturtuluruz bu yeni esaret yerine ve merakla bakarız veya bekleriz yanımıza oturacak olan veya oturan sıra arkadaşımıza.

İçeriden ve kıstırıldığımız yerden kurtulmanın çarelerini düşünürken bir zil sesi daha duyarız. Ve biraz sonra öğretmen dedikleri şahıs girer içeriye. Hepimiz ayaktayız. Onu büyük bir hürmetle karşılarız. Vallahi ne anamıza ne de babamıza hiç böyle hürmet etmeyiz. 

Ve başlar sıranın içindeki yıllar sürecek olan esaretin ilk demleri. Öğretmenimiz, sevgi ve şefkat dolu bakışlar ve tatlı konuşmalarıyla azaltmak ister bu esaretin trajedisini. Kimimiz ağlarız, kimimiz konuşmayız, kimimiz de hiç susmayız bu sıralarda şu ilk günler. Ve öğretmen çıldıracakmış gibi olur. İlk andaki halinden neredeyse eser kalmamıştır. Yetişir hem onun hem de bizim imdadımıza o sev(me)diğimiz zilin sesi. 

Garip garip birbirimize bakarken öğretmenimiz “bu bir teneffüs zilidir çocuklar. On dakika nefes alın tekrar gelin” der. Hep birden abanırız sınıfın kapısına. Koşmaya başlarız koridorlarda ve okulun bahçesinde. Sanki hiç içeri girmek istemiyormuşçasına. Nasıl olsa öğretmenimiz de içeride diye düşünür, kimse bizi bir daha içeriye sıraların esareti altına alamaz deriz. Tam da bu koşuşturma ve hislerin zevkini alacakken yine aynı zil çalar. Bu defa okulun bahçesinde elinde sopayla dolaşan öğretmen bizi sürükler sınıfa ve sıranın esaretine.

Öğretmenimiz çok ilgili olduğu için koşuşturmanın neticesinde üzerimizde oluşan dağınıklık veya terlerimizle ilgilenir veyahut tamamen ilgisiz kalarak hemen öğüt vermeye başlar.

Unutmuşuzdur hangi sırada oturduğumuzu. Bir curcuna alır sınıfı. Hatta itişip kalkışmalar, ağızlara yakışmayan kelimelerle birbirini sıralardan itmeler olur. Yeni sıra arkadaşı ile oturmak için çekişmeler bir cümbüş yerine çevirir sınıfı. Ve devrededir öğretmenimiz. Her zaman devrede olup devriye gezecektir okulun bahçesinde sınıfların koridorlarında ve sıraların aralarında.

Yıllar geçmeye biz de sıranın esaretine alışmaya başlarız. Sert bir tahtanın üzerine üç kişi otururuz. Ayaklarımız dizlerimizden taraf kırılmış, ellerimiz sadece sıranın üzerine alınmış, ihtiyaç anında yazmaya hazır kıta bekleyen erler gibi konumlanmış durumdadır. Bir başımız özgürdür. Ve bir bu yana bir o yana bir öne bir arkaya bakıp durur. Onu da öğretmen durdurur. Sürekli “dönün önünüze” diyerek esaretin en trajiğini gerçekleştirir.

Önce 5 yıl, sonra 3 yıl, sonra 4 yıl ve sonra bir 4 yıl daha  yaşarız bu sıra esaretini. Artık sıradanlaşır bu sıradan gelen esaret. Onun acısını yıllarca dizler ve omuzlarımızın birbirine değdiği, ellerimizin serbest bir şekilde ceplerinde dolaştığı, ayaklarımızın hiç çekinmeden ayaklarının üzerine bastığı, çoğu zaman şefkatle bazen de tertemiz bir aşkla yüzüne baktığımız sıra arkadaşımız hafifletir. 

Her sınıfa girdiğimizde ilk onun orada olup olmadığını fark etmek isteriz. Yoksa yerinde ve gelmemişse okula, o gün mekan olarak esaret yerimiz genişlese de ruhumuz daralır, canımız incinir ve üzülürüz neden okula gelmediğine. Endişemizi giderecek bir imkan da yoktur elimizde.

Bazen nazlanır ve küseriz birbirimize. Bazen çok muzip şakalar yapar güleriz bu halimize. Kavga ettiğimiz de olur emin olun. Lakin en çok da rekabetimiz dillere destandır. Hele yazılılarda aldığımız notlar ve karnelerimiz herkesin merak konusudur. Ya da her  yazılıda alacağımız puanlar herkesin malumudur. 

Ya kara tahtada isimlerimizi görmek veya kopya çekmek için yerimizde kıvranıp duruşumuz, başımıza gelen tebeşirler ve çarpan kağıt uçaklara, defterlerin arasına  bırakılan veya defterlerimize yazılan unutulmaz ve silinmez yazılara ne demeli. 

Başarılıysak gururla otururuz sıramıza ve atarız havamızı etrafa. Ortalama bir öğrenciysek kimse fark etmez bizi. hatta biz de fark etmeyiz kendimizi. Başarısızsak en az başarılılar kadar sınıfta nam sahibiyiz. Tek farkla herkesin şamar oğlanı gibiyiz biraz.

Sıralardaki esaretimiz başka sıralara sataşma hürriyetiyle hafifler. Kalemden attığımız kağıt kurşunlar, arkadan tekmelediğimiz ayaklar, fiskelediğimiz kulaklar, kıyafet çekiştirmeler ve defter karalamalar, hem neşemiz hem de biraz hırpalanmamızın sebebidir. Olsun, çocuğuz işte ve ancak bu çocuklukla neşelenir sıranın esareti. Hatıralarda kalır bu çocukluk izi.

Ah ne tatlıdır o öğretmen zili çalmadan sınıftaki arkadaşlarımızla konuşmalarımız. Sınıfın bir başından ta diğer başına neler de konuşuruz neler. 

Emin olun bu konuşmaların en masumu ilk okul yıllarındakilerdir. Daha az masum olanı orta okul yıllarındakilerdir. En az masum olanı lise yıllarındakilerdir. Hiç masum olmayanı ise üniversite yıllarındaki konuşmalardır.   

Hiç unutmadım ilk ve orta okul yıllarımdaki sınıf ve sıra arkadaşlarımı. Bazılarını unuttum lise yıllarındaki sınıf arkadaşlarımın. Üniversiteli arkadaşlarımın çok azını hatırlıyorum...