Dolar (USD)
32.94
Euro (EUR)
35.83
Gram Altın
2537.69
BIST 100
11172.75
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

18 Aralık 2022

Tasavvuf deryasından hakikat incileri

Türkiye’de cahil ve küçük bir zümre var. Hem hiç bir şey bilmiyorlar, hem de habire her yerde, her konuda ve her fırsatta ahkâm kesiyorlar. Üstelik sesleri de yüksek çıkıyor. Bütün cahiller gibi pervasızca bağırıyorlar. Karabatak gibi arada bir kafalarını su üstüne çıkarıp ortalıkta dolanan bu nevzuhur laf ebeleri, bilhassa bazı televizyonları kendilerine mesken tutuyorlar. Hata onların mı? Bence kabahat, öncelikle televizyon programlarının yöneticilerinde. İşin ehlini bulup konuşturabilirler. Ama hayır, reyting kaygıları var ya, ille de bağırıp çağıran, sağa sola çatan ehliyetsiz çenebazları buyur ediyorlar. Eh akl-ı selim sahibi vatandaşlarımıza düşen de ucuz popülizm yapılan bu kötü programlara kapılarını kapatmak. Mesela son günlerde yine şahit olduk. Hayatı boyunca konu ile ilgili bir kitap okumamış bazı bilgisizler, birer fetva emini ve uzman gibi ekranlara çıkıp gevezelikte bulundular. Tarikatlar ve cemaatler hakkında, tasavvufa dair akla ziyan laflar ettiler. Adama sorsanız, iki mutasavvıfın adını bilmez, bir tasavvuf kitabını baştan sona okumamıştır. Ama bir fırsatı kollayıp, dindarlara, tarikat ehli vatandaşlarımıza, tasavvuf âlemine insafsızca, haksızca ve edepsizce saldırmayı marifet sayıyor. Elbette hiç kimse, bu nadanların boş ve kof sözlerine kulak asmıyor.

YÜZYILLARIN AYDINLIĞI

Bu cühela bilmez ki bizim edebiyatımıza tasavvufun kokusu sinmiş, musikimize ahengi katılmış, mimarimize dokusu işlemiştir. Muhteşem medeniyetimizin ve muazzam sanatımızın temel direklerinden birisi de tasavvuftur. Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri’nden akıp gelen bu maneviyat rüzgârı, hâlâ bütün gücüyle esmeye devam etmektedir. Alparslan’ın büyük zaferi Malazgirt, elbette dosta düşmana karşı iftihar kaynağımızdır. Ama bu destandan önce Horasan erenleri ve Türkmen dervişleri öncü neferler olarak Asya’dan çıkıp bu mübarek topraklara gelmişler ve buraları yurt edinmişlerdir. Mevlâna’dan Yûnus’a büyük tasavvuf sultanları asırlardır hükümlerini icra ediyorlar. Edebâli, Somuncu Baba, Merkez Efendi, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Niyazi-i Mısrî, Şeyh Galib gibi maneviyat âleminin ışık adamları, insanlarımızın kalplerine, ruhlarına ve gönüllerine iyilik tohumları ekmiş, erdemli insan olmaları için gayret göstermişlerdir. Bir asır önce de tekkeler ve dergâhlar, birlik ve beraberliğimizin en muhkem kaleleri ve sağlam ocaklarıydı. Millî Mücadele Hareketi’nin ateşli yiğit savunucuları, kahramanlarımız başta Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi olmak üzere dinî mahfillerde buluşmuş ve İstanbul’dan, Anadolu’dan Ankara’ya doğru akın akın yürümüşlerdir. Bu tarihî bilgilerden de mahrum olan cahiller sürüsü, ağızlarını bozup, “Tarikat ve cemaatlere ne gerek var, hepsini kapatalım gitsin!” deme hadsizliğinde bulunabiliyor. Peki bu maneviyat çeşmelerinden su içenler ne olacak? Nefsini bu şekilde terbiye edenlerin, ahlak ve fazilet yolunda ilerlemek isteyenlerin din ve inanç hürriyetini ne yapacaksınız? Sivil toplum kuruluşlarını, vakıf ve dernekleri siz nasıl ve hangi hakla kapatabilirsiniz? Bir de şom ağızlarınızdan ‘demokrasi’ lafı düşmez. Bir insan bu kadar gülünç olabilir. Aman Allah’ım, bu ne yaman çelişki böyle? İnanın -Allah korusun- bu güruhun eline imkân ve fırsat geçse sadece tarikat ve cemaatleri değil, Diyanet’i de, bütün İmam Hatip okullarını da, İlahiyat fakültelerini de, hatta Kur’an kurslarını da kapatmaya yeltenirler. Neyse, Allah’tan kimse bunları ciddiye alıp da sözlerine değer vermiyor. Zaten hırçınlıkları da bundan. 28 Şubat’ta yaptıkları zulmün benzerini dindar insanlarımızın üzerine şimdi denemeyi hayal ediyorlar. Haydi oradan! “Geçti Bor’un pazarı…” Neyse bu nasipsizleri bir kenara bırakalım da ulu hakikat yolunun kutlu yolcularına dönüp bakalım. Ne demişler, söylediklerine kulak verelim.

“GÖÇTÜ KERVAN”

Tasavvuftan beslenen nice erenimiz, ermişimiz ve şairimiz var ki gönüllerindeki saf inci mercan güzellikleri ortaya koymuş ve bizlere manevi ziyafetler çekmişleridir. Yûnus Emre, 700 yıldır şiirleriyle, ilahileriyle aramızda yaşıyor. Bakınız o gönül çağlayanı, bir ilahisinde Hazret-i Peygambere olan muhabbetini ve hasretini nasıl dile getiriyor: “Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın/Göçtü kervan kaldık dağlar başında/Tellallar çağrışır inanmaz mısın?/Göçtü kervan kaldık dağlar başında” Türkmen dervişimizin yüreklere işleyen sözlerine yol verelim gelsin: “Arayı arayı bulsam izini/Ayağın tozuna sürsem yüzünü/Hak nasip eylese görsem yüzünü/Yâ Muhammed canım arzular seni” Diğer mutasavvıf şairlerimizin şiirlerini, Hatice Sözer’in hazırladığı ve ‘Osmanlı’da hac ilahileri’ni buluşturduğu Kapına Geldim isimli güldestene bulabilirsiniz. Eser Şadırvan Yayınları’ndan.

KUŞEYRÎ RİSÂLESİ

Büyük İslam âlimleri ve mutasavvıflarının kıymetli eserleri yayımlanıyor. Onlardan biri de Abdülkerim Kuşeyrî’nin Kuşeyrî Risâlesi. “Sûfîlerin inanç ve ahlakları” na dair seçkin eseri günümüz Türkçesine Prof. Dr. Dilaver Selvi aktarmış. İslam dünyasının temel kaynaklarından birisi olan eser, giriş ve altı bölümden meydana geliyor. Prof. Selvi, kitap hakkında okuyucuya bilgi verirken müellifin “Büyük İslâm âlimi, ârifi, sûfîzi, muhaddisi, müfessiri, fakihi, kelâmcısı, şairi, edibi, vaizi, şeyhi” olduğunu söylüyor. Eserin yazıldığı günden itibaren büyük alaka gördüğünü ve çok okunduğunu hatırlatıyor. Şu sözler önemli: “Risâle, kısaca takvâ ahlâkı ve ilâhî aşk olarak tanıtabileceğimiz tasavvufu, Kur’an ve Sünnet esasları üzere anlatan eşsiz eserlerden biridir. Onda mânevî sarhoşluk hâli içinde söylenmiş ‘şatahat’ türü sözler ve sünnete uymayıp bir sürü yorum icap eden hâller yoktur. Risâle, gayet temkinli bir dille yazılmış ve bunun için kendisinden sonra gelen -sûfî olsun olmasın- bütün âlimlerin takdirini kazanmıştır.”

Eserin başında “İmam Kuşeyrî’nin Hayatı ve Eserleri” mufassal bir şekilde kaleme alınmış. Ardından müellifin önsözü geliyor. İlerleyen sayfalarda “Sûfîlerin İtikad ve Tevhid Anlayışları” kısmı önümüze çıkıyor. Birinci bölüm bilgi hazinesi. “İlk Dönem Sûfîlerinin Hayatı v Hâl Tercümeleri”nde pek çok Allah dostunun hayatları, sözleri, hatıraları ve menkıbeleri gözümüzü ve gönlümüzü okşuyor. “Tasavvufa Ait Tabir ve Istılahlar”, “Sûfîlerin Makma, Ahlâk ve Hâlleri”, “Velîlerin Kerametleri”, “Sûfîlerin Rüyaları” ve “Hak Yolcularına Tavsiyeler” eserin diğer kısımları. Bu mümtaz eser, Semerkand Basım Yayın’dan meraklı okuyuculara ulaştı. Yayınevinin diğer kitapları şunlar:

HİKEMİ ATÂİYYE

İslam klasiklerinin günışığına çıkması çok güzel. Keşke bütün klasiklerimiz hem Türkçemize hem de dilimizin Asya’daki diğer lehçelerine aktarılsa. Zira buna ihtiyaç var. Son zamanlarda kültürel anlamda görülen gelişmeler inşallah tercüme faaliyetlerine de yansır. Bu arada bazı yayınevlerimizin birçok eserinin de Arapça ve Farsçaya tercüme edildiğini işitiyor ve seviniyoruz. Kitap fuarlarının bu hayırlı çalışmaları arttırdığı görülüyor.

İbn Ataullah El-İskenderî Hazretlerinin Hikem-i Atâiyye’si de Türkçemize kazandırıldı. Yahya Pakiş ve Süleyman Taş’ın tercüme ve şerhiyle kütüphanelere kazandırılan eser. Kitabın tanıtımında okuyucuya şu açıklama yapılıyor: “Hitabet tarzı, vaaz ve sohbetleriyle kalplere huzur, şevk ve muhabet tohumları eken İbn Atâullah el-İskenderî (k.s.), İslâm coğrafyasında derin izler bırakmış büyük bir mürşiddir. Kaleme aldığı eserleri, ilim ve tefekkürün incelikleriyle yoğrulan şu sözleri, asırlardır gönüllere ilmek ilmek işlemiştir.” Eserde, yaklaşık 300 civarında mana ve hikmet dolu söz, tasavvufun incelikleri eşliğinde okuyucuya sunuluyor. Marifet ve hakikat derslerinin en mükemmel şekilde verildiği kitap, geçmişten başlayıp günümüze gelinceye kadar, ebedî saadeti arayanların yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

ŞEMÂİL-İ ŞERİF

Mehmed Râif Efendi’nin Şemâil-i Şerif isimli muhtevalı eseri de bu çatı altında vitrinlere çıktı. Peygamber Efendimizin güzelliği ve halâkının anlatıldığı eseri neşre hazırlayan Prof. Dr. Abdullah Azmi Bilgin. Osmanlı’da hayatı, eserleri ve hizmetleriyle temayüz etmiş olan Mehmed Râif Efendi’nin eserinin girişinde “Şemâil” hakkında umumi bilgi veriliyor. Âlemlere rahmet olarak gönderilen, en büyük Nebi Peygamber Efendimizi daha yakından tanımamızı, anlamamızı ve sevmemizi sağlayacak olan eseri okumak gerek. Büyük Önderimizin İslam’ı tebliğ metotları, dinî hayatı, beşeri dünyası, mizacı, âdetleri ve çevresindekilerle olan zarif münasebetleri, O’na olan hayranlığımızı şüphesiz artıracaktır. Semerkand’dan elimize ulaşan diğer değerli eserler ve müellifleri şöyle: Aile Sohbetleri (Hakan Öner), Temel İlmihal Bilgileri (Şemseddin Bektaşoğlu); Yolumuz Dört Hak Mezhep (Hüseyin Okur), Asr-ı Saadet Gençliği (Hüseyin Okur), Yüzyılın Destanı 15 Temmuz 2016 (Hüseyin Okur)

LEYLÂ İLE MECNÛN

Nusret Özcan Bâbıâli’nin ‘gümüş sakal’ı, sevilen simasıydı. 22 Haziran 2007 tarihinde dünya defterini kapatıp İstanbul’a, hayata ve sevenlerine veda eden gazeteci yazarımız, dostlar arasında yıllardan beri hasretle, muhabbetle, hürmet ve dua ile yâd ediliyor. Daha önce yazarımızın Kar Kelebekleri isimli kitabını yayımlayan Eşik Yayınları, ardından Leylâ ile Mecnûn’u da kültür hayatımıza armağan etti. “Kalbin Şehrayini” olarak takdim edilen eser, Nusret Özcan’ın naif kalbinin ve zarif kaleminin nadide bir ürünü. Şerif Benekçi ve Nusret Özcan gibi has kalem erbabına sahip çıkanlara selam olsun. Beşik’ten çıkan diğer kitap Hakan Bahçeci’nin hikâyelerinden oluşan Demircinin Çırağı. Eser, sosyal hayatımızda bazen unutulan zenaatkârları, esnafı bize hatırlatıyor. Ahilik şuuru ve anlayışının bugün de hâkim olması gerektiğini vurgulayan yazarımız, ticari hayatımızın can damarı olan esnafın dünyasına uzanıyor ve dertlerine derman olacak hikâyelerle bize özgün ufuklar açıyor, yepyeni yolculuklara çıkarıyor.

KALEM TÜKENMEDEN

Diğer eserler gibi Mostar’dan çıkan Kalem Tükenmeden kitabını da çok sevdim. İbrahim Baran yazılarında, günlük telâş içinde unutuverdiğimiz temel meselelerimizi, hayati dertlerimizi ve biricik gündemimizi bize hatırlatıyor. Gaflete düşüp ihmal ettiğimiz kardeşlerimizi hepimize işaret ediyor. İslam dünyasında yaşanan acılara dikkatimizi çekiyor. Birkaç yazının başlığı bile eserin güçlü muhtevası hakkında fikir vermeye yeter de artar bile: “Şiddetin ve Anarşinin Sağ Kolu: Medya”, “Kara Kıtanın Kara Bahtı Uyanmaz mı?”, “Kudüs Bizim Neyimiz olur?”, “İslam Coğrafyasında Bitmeyen Hasan Sabbah Hikâyeleri”, “İslam Dünyasının Kalbine Saplanan Hançer: İngiliz Casusları”, “İki Yüzlü Batı’nın İki Yüzlü Medyası”, “İslam’ın Kalbinin Attığı İki Şehir: Mekke ve Medine”, “Artık Evlerimize Dönmenin Vakti Gelmedi mi?” Eserin son satırlarıyla yazımıza son verelim: “Üzerimize düşen vazifeyi bihakkın yerine getirirsek, merhum Necip Fazıl’ın ifade ettiği inkılabın mimarları biz olabiliriz. Yapmamız gereken oldukça basit: Âdem Dede’nin işaret buyurduğu âdem olmanın olmazsa olmaz koşulunu icra edip, sadaka-i cariyeden olan insan yetiştirip, tıpkı ecdadımızın yaptığı gibi adımızı andırmak. Emr-i Hak vâki olmadan, taze fidanları sulayıp besleyip dev çınar ağaçları yetiştirebilirsek bu kirli havayı behemehâl temizleyebiliriz vesselâm…”

 
VF kat sağ