Vakif_Katilim

13 Ocak 2021

Toplumsalı rehin vermeden yarına çıkmak

Toplum kesimlerinin tarihsel bagajları ve angajmanları ile bugünkü tartışmalarda arz-ı endam ediyor olmalarının toplumun bütününe çıkardığı bir maliyet var. Bu maliyeti göz ardı ederek her tartışma başlığını bir siper ya da cephe kılmanın acı faturası; toplumun söz söyleme imkanı olarak siyasal alanının daralmasıdır.

Türkiye’nin yakın tarihinden günümüze, yaşadıklarımızla sabit olan bir hakikat var: Siyasal alan genişleyip katılım ve müzakere alanı mümkün mertebe açık tutulduğunda toplum siyaseti tetikleyerek değişimi mümkün kılmıştır. Bugün geriye dönüp bakıldığında toplumun tüm vesayet odaklarına karşı eline aldığı tüm kazanımlar böyle bir vasatın ürünüdür.

Yaşadıklarımız keşke tecrübe haline gelebilse... Zaman zaman yaşanan savrulmalar, anlık ve duygusal kabarmalar esasında hem toplumunun kazanımlarını riske atma, hem de toplumun aleyhine olacak biçimde siyasal alanının daralması sonucunu doğuruyor. Bu ise siyaseti yönlendirme ve etkilemede yegâne meşru yer olan toplumu inisiyatifsiz bırakıyor. Bu durumda siyasal aktörlerin varlığı bizzat siyasetin varlığı anlamına gelmiyor. Siyaset, siyaset-dışı odakların markajına alınıyor. Asker ve sivil bürokrasinin tarihin çeşitli aralıklarında siyaset üzerinde kurdukları vesayet, tam da izah etmeye çalıştığım gibi toplumun inisiyatif alamadığı bir kertede mümkün olabilmiştir. 

Toplumun talepleri, eleştiri, tenkit ve teklifleri ile şekillenecek bir siyasallık yerine katılım, müzakere ve etkileşimin olmadığı ve toplumun her şart ve koşulda sessizce onay vermenin ötesinde gelişmelerde ve gidişatta rol almadığı bir vasatta memleketin istikbali için endişe edebiliriz. 

Siyasetin siyaset-dışı odakların hesaplarına kurban edilerek toplumun oksijensiz bırakılma girişimlerine karşı herkesten evvel yine toplumun kendisinin teyakkuzda olması gerekmektedir. Zira insanlık tarihinin de onaylayacağı gibi temel hak ve hürriyetler ile birlikte toplumun tüm vesayet biçimlerine karşı elde ettiği kazanımlar tek seferlik bir mücadelenin toplumun tarafında ebedi kalacak olan hasılaları değildir. Bunlar, pür dikkat ve son derece kıskanç biçimde korunması ve dışarıdan bir tehditten sakınılması gereken değerlerdir. Ve yaşayan değerlerdir. Yaşıyor olmaları ölümlü oldukları anlamına da gelir. Narin ve nazik bir çiçek cinsi gibi uygun ortam, ışık ve ısı olmazsa hayatta kalamazlar.

Bu ortamı sağlamak toplumun sorumluluğundadır. Hangi kesimden olursa olsun bu sorumluluk toplumun fertlerinin omuzlarındadır. Herhangi bir aktöre, gruba, kliğe bu sorumluluk tek başına tevdi edilemez, devredilemez. 

Yarını düşünmeyen bir mirasyedi gibi davranamayacağız noktadır burası. Egemen söylemlerin ayartıcılığına kapılma lüksü bir irtifa kaybı anlamına geliyorsa neyi konuşup, neyi sustuğumuza; neyi yapıp, neyden imtina ettiğimize tekrar bakmakta fayda var. Bir de sözün şehvetine kapılıp tüketilen sözlerin ontolojik uygunsuzluklarını bile göz ardı ederek sahiplenmek ve bunun önde gideni olmak için yapılan ibretlik yarışa da kapılmamak gerekiyor. Ayartıcı tekliflerin, mesnetsiz sırt sıvazlamaların sürüklediği kendisini etken sanan bir edilgenlik her şeyden önce dramatiktir. Öte yandan yarını, ipotek altına alan daha vahim sonuçlar da içerir.

Zaman ilerliyor. Dünden çıktık, bugüne geldik. Bugünün nihayetinde, bizi bekleyen bir yarın var. Biz ya da çocuklarımız mutlaka o yarının içinde bir yerlerde olacağız. Bugün, o yüzden çok önemli. İhmal edilen her meselenin, özensiz ve savruk her halin yarına bir etkisi olacak. Yarın kendi vicdanımızda da çocuklarımızın vicdanında da hassas bir terazide tartılacağız. Onun için savunmanın bile mantığa kısa devre yaptırdığı iş ve işlemlerden kaçınmak bu toplumun tarihini ve tarihte hangi koşullarda nasıl mesafe kat ettiğini hatırlamak toplumsalı rehin vermeden yarına çıkmanın en emin yolu bizler için.