Şimdi de Kemalizme yeşil boya sürülüyor.
Kökü seküler, yaprağı dindar gösteriliyor.
İnanç süsüyle yeniden satılan eski fikirler, yine aynı zihinleri meşgul ediyor.
Bu meseleyi bir ara yazacağım demiştim. İşte o zaman üzerine düşünmeye başladım. Çünkü son yıllarda gözden kaçırılmaması gereken bir dönüşüm yaşanıyor. Kemalizm, yıllardır durduğu yerden alınarak başka bir renkle, başka bir üslupla sunuluyor. Dün seküler diliyle tanınan bu ideoloji, bugün dindar bir tonla dolaşıma sokuluyor. Hutbelere, duanın ritmine, minberin sesine yaklaştırılıyor. Sanki yeniymiş gibi, sanki kökü başka bir yerdeymiş gibi yeniden anlatılıyor.
Bugün bu dönüşüm yalnızca söylemde değil, üslupta da kendini gösteriyor. Düne kadar mesafeli duran bir dil, bugün dini kavramlarla iç içe geçirilerek yeniden kuruluyor. Ayetle başlayan konuşmaların arasına ideolojik vurgular yerleştiriliyor, dini hassasiyetler üzerinden siyasal anlamlar üretiliyor. Böylece mesele yalnızca bir fikir aktarımı olmaktan çıkıyor, bir kimlik inşasına dönüşüyor. Bu inşa sürecinde din, bir referans olmaktan öteye geçirilerek, bir meşruiyet aracına dönüştürülüyor.
Önce net bir ayrım koyalım.
Kemalizm’i eleştirmek vatanı eleştirmek değildir.
Kemalizm karşıtlığı, bu ülkeye düşmanlık değildir.
Mesele bir fikir yapısına dair değerlendirmedir. Bir ideolojiyi sorgulamak, toprağı sevmekle çelişmez. Kemalizm, tarih içinde belirli şartların ürünü olan bir düşünce yapısıdır. Konuşulabilir, tartışılabilir, eleştirilebilir. Ama bizde bu uzun süre mümkün olmadı. Çünkü ideoloji devletle özdeşleştirildi. İdeolojiye dokunmak devlete dokunmak sayıldı, ideolojiye dokunmak vatana dokunmak sayıldı. Bu yanlış eşitleme yüzünden gerçek bir tartışma zemini yıllarca oluşmadı.
Şimdi ise mesele başka bir evreye girmiş durumda. Kemalizm, bu kez eleştiriden korunmak için değil, yeniden kabul görmek için farklı bir dil üzerinden sunuluyor. Rengi değiştirilmiş, tonu yumuşatılmış, üslubu yenilenmiş bir formda. Bu yeni sunum biçimi, geniş kitlelere ulaşırken yalnızca düşünceyi değil, duyguyu da şekillendiriyor. Zamanla bu etki, farklı çevreler tarafından yönlendirilebilir bir zemine dönüşüyor.
Toplumda en etkili dil, dini dildir. Çünkü din, insanın en derin yerine hitap eder. Dini dile ideoloji katıldığında ise kavramların sınırı bulanır. Hakikat ile yorum, iman ile yönlendirme, birbirine karışır. Bu bulanıklık ise fark edilmeden bir rıza üretir. İnsanlar neye onay verdiklerini tam olarak ayırt edemez hale gelir.
Burada söz konusu olan Kemalizm sevdası değildir. Bu, bir sevgi meselesi değil, bir kullanım meselesidir. Bir ideolojinin, toplumsal kabul üretmek adına yeniden işlevselleştirilmesidir. Araç değişmiş, yöntem değişmiş, ama öz aynı kalmıştır.
İnanç sahipleri olarak bizler, uzun yıllar boyunca farklı baskıların ve dışlanmışlıkların yükünü taşıdık. Bu tecrübeler, bizde doğal bir savunma refleksi oluşturdu. Sessizlik bazen bir korunma biçimine dönüştü. Ama sessizlik hakikati korumaz, sadece geciktirir. Geciken her hakikat, yerini daha büyük bir karmaşaya bırakır.
Asıl problem şudur. İnanç ile ideoloji birbirine karıştırılmamalıdır.
Din, saflık ve samimiyet ister. İnsana doğrudan hitap eder. Hayat nizamıdır.
İdeoloji ise dışa dönüktür, biçim verir, yön çizer, tutum oluşturur.
Bu ikisi yer değiştirdiğinde, din zarar görür. Çünkü din bir ideolojinin parçası haline getirilemez. İman, politik bir araç değildir. İman yön verir, araç olmaz.
Kemalizm eleştirilemez bir noktaya taşındığında nasıl sorun oluşuyorsa, bugün de onu kutsallaştırarak, dini bir dille dokunulmaz hale getirmek aynı ölçüde sorunludur. Dün resmi ideoloji üzerinden kurulan baskı, bugün farklı bir dil üzerinden yeniden üretildiğinde, değişen yalnızca yöntem olur, mesele ortadan kalkmaz.
Biz Kemalizm’le mücadele edeceğiz.
Ama o ideolojiyi taşıyan insanla kavga etmeyeceğiz.
Çünkü biz aynı sokakta yürüyoruz. Aynı pazarda alışveriş yapıyoruz. Aynı hastanede sırada bekliyoruz. Aynı mezarlıkta toprağa dönüyoruz. Bu topraklar hepimizin. Bu gelecek, hepimizin omzunda yükseliyor.
Sözümüz insana değil, fikre.
Karşı duruşumuz kimliğe değil, ideolojiye.
Farklarımızı kabul ederek, birbirimizi hakir görmeden, kavga etmeden, aynı şehirde, aynı sofrada, aynı dünyada yaşamanın yolunu bulmak zorundayız. Çünkü birlikte yaşamak bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Yeşile boyanan her şey ağaç değildir.
Dine benzetilen her söz iman değildir.
İdeolojinin rengi ne olursa olsun, özü değişmez. Boyayı kazımak ve altındaki gerçeği görmek, hepimizin sorumluluğudur.
Hakikat berraklıkta yaşar.
Berraklık ise ancak fikir ile insanı birbirinden ayırdığımızda, inanç ile ideolojiyi birbirine karıştırmadığımızda mümkün olur.
Bizim sorumluluğumuz budur.
Neyi boyarlarsa boyasınlar, hakikati görmek ve insanla yaşam alanını korumak hepimizin sorumluluğudur.
Ama yalpalayan, şekil değiştiren, takla atan, ima ile konuşan, işaretle yön veren, "yol açın, benden daha Kemalist yok" diyerek selektör yapanlara itirazım var.
Çünkü mesele duruş meselesidir.
Duruş, boyayla değişmez.