Yıkılan efsaneler ve değişen Ortadoğu

Ortadoğu’nun üzerinde onlarca yıldır dolaşan görünmez bir gölge vardı. Bu gölge sadece askeri gücün gölgesi değildi; aynı zamanda zihinleri teslim alan bir psikolojik hâkimiyetti. Bu hâkimiyetin merkezinde ise sürekli tekrar edilen bir masal yer alıyordu: “Amerika yenilmez.”

Bu masal yalnızca bir propaganda değildi; aynı zamanda bir teslimiyet stratejisiydi. Devletlere, toplumlara ve hatta bazı yöneticilere sürekli şu telkin yapıldı: “ABD sizi korur. ABD isterse olur, istemezse hiçbir şey olmaz.”

Fakat tarih hiçbir efsanenin sonsuza kadar ayakta kalmasına izin vermez. İran'ın Amerika ve İsrail haydutluğu karşısında gösterdiği cesaret gösteriyor ki uzun yıllardır zihinlere kazınan “yenilmez Amerika” algısı ciddi biçimde sarsılmıştır. Savaşın sonucu ne olursa olsun artık şu gerçek çok daha görünür hâle gelmiştir: Mutlak güç diye bir şey yoktur.

Kur’ân bu hakikati asırlar önce şöyle ifade eder:

“Nice az topluluklar vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluklara galip gelmiştir.” (Bakara, 249)

Bu ayet bize yalnızca savaşların değil, tarihin de temel gerçeğini hatırlatır: Sayı ve teknoloji önemli olabilir, fakat irade, kararlılık ve inanç çoğu zaman dengeleri değiştiren asıl güçtür.

Ortadoğu’da yıllarca dolaşıma sokulan bir başka cümle ise şuydu: “ABD bizi korur.” Bu söz bazı devletler için bir güvenlik garantisi gibi sunuldu. Ancak İran'ın müthiş savaş kabiliyeti bunun bir garantiden çok bir yanılsama olduğunu ortaya koydu.

Irak’ta yaşanan yıkım, Afganistan’da bitmeyen savaş, Suriye’deki trajediler ve Filistin’de süregelen zulüm gösterdi ki emperyal güçlerin koruduğu şey çoğu zaman adalet değil; kendi çıkarlarıdır. Dün desteklediğini bugün terk eden, bugün müttefik dediğini yarın yalnız bırakan bir politikanın adı koruyuculuk değil; çıkar düzenidir.

Bu psikolojik kuşatmanın bir başka ayağı ise yıllarca zihinlere yerleştirilen şu algıydı: “Amerika'nın gayri meşru çocuğu İsrail istediğini yapar.” Bu düşünce özellikle Ortadoğu toplumlarında derin bir çaresizlik duygusu üretmek için kullanıldı. İnsanlara sürekli şu mesaj verildi: Direnmenin bir anlamı yoktur, çünkü karşınızdaki güç sınırsızdır.

Fakat İran füzeleri bu algının da ciddi biçimde sarsıldığını göstermektedir. Yıllarca “dokunulmaz” olarak gösterilen askeri ve teknolojik sistemlerin bile mutlak olmadığı ortaya çıkmıştır.

Özellikle İran’ın Körfez bölgesindeki bütün Amerikan askeri üslerini hedef alan saldırıları ve İsrail’in en çok övündüğü savunma sistemi olan Demir Kubbe’nin ciddi şekilde zorlanması bu psikolojik üstünlüğün kırıldığının en bariz göstergelerinden biri olarak tartışılmaktadır. Uzun yıllardır dünyanın en gelişmiş savunma sistemlerinden biri olarak sunulan bu sistemin ardı ardına gelen saldırılar karşısında delik deşik olduğu görüntüleri, bölgedeki güç dengelerinin sorgulanmasına yol açmıştır.

Bu gelişmeler yalnızca askeri bir mesele değildir; aynı zamanda psikolojik bir kırılmadır. Çünkü yıllarca zihinlere yerleştirilen “terör şebekesi İsrail istediğini yapar” söylemi böylece ciddi biçimde darbe almıştır.

Artık birçok insan şu soruyu sormaya başlamıştır: Eğer bu kadar güçlü olduğu söylenen sistemler bile aşılabiliyorsa, o halde yıllardır anlatılan o mutlak üstünlük hikâyesi ne kadar gerçektir?

Tarih bize şunu öğretir: Hiçbir güç sonsuza kadar dokunulmaz değildir. Firavunlar da kendilerini yenilmez sanıyordu. Nemrutlar da güçlerinin sonsuza kadar süreceğini düşünüyordu. Ama bugün onların hepsi tarihin ibret sayfalarında yer alıyor.

Kur’ân bu gerçeği çok net bir şekilde ifade eder:

“Zalimler asla kurtuluşa eremez.” (En’âm, 21)

Zulüm üzerine kurulan hiçbir düzen kalıcı değildir. Çünkü zulüm büyüdükçe kendi çöküşünü de büyütür.

Bugün yaşanan gelişmeler yalnızca bir savaşın sonucu değildir. Aynı zamanda zihinlerdeki korku duvarlarının çatlamasıdır. Uzun yıllar boyunca “yenilmez” olduğu söylenen güçlerin sorgulanmaya başlanması Ortadoğu’nun psikolojik haritasını değiştirmektedir.

Bu yüzden bugün konuşulan mesele yalnızca askeri dengeler değildir. Asıl mesele, yeni bir Ortadoğu’nun doğup doğmayacağıdır.

Belki önümüzde sancılı yıllar vardır. Belki yeni krizler yaşanacaktır. Fakat artık önemli bir eşik aşılmıştır: korku duvarı çatlamıştır.

Korku duvarı çatladığında toplumlar yeni sorular sormaya başlar. En önemli soru ise şudur: “Biz kendi kaderimizi kendimiz belirleyebilir miyiz?”

İşte bu soru önümüzdeki yılların en belirleyici sorusu olacaktır. Çünkü artık birçok devlet ve toplum tek bir güce bağımlı olmanın ne kadar ağır bedeller doğurduğunu görmektedir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde Amerikasız arayışların ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni ittifaklar, yeni dengeler ve yeni politikalar gündeme gelebilir. Belki de Ortadoğu tarihinde ilk kez bölge halkları kendi kaderlerini dış güçlerin gölgesi olmadan tartışmaya başlayacaktır.

Fakat burada asıl mesele şudur: Yıkılan efsanelerin ardından ortaya çıkan boşluğu kim ve nasıl dolduracaktır?

Eğer bu boşluk adaletle doldurulmazsa, eski efsanelerin yerine sadece yeni efsaneler gelir. Gerçek değişim ancak adalet üzerine kurulan bir düzenle mümkündür.

Kur’ân’ın şu ayeti ise tarihin yönünü belirleyen değişmez hakikati hatırlatır:

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81)

Belki bugün yaşananlar tam olarak bu ayetin tarih sahnesinde yeniden tecelli etmesidir. Çünkü efsaneler yıkılır, güç dengeleri değişir, imparatorluklar çöker.

Ama hakikat eninde sonunda ortaya çıkar.