Yoğun bakımdaki Avrupa Birliği

Dünyamız büyük bir kırılmanın tam eşiğinde.

Tüm dünya, küresel dengelerin nereye doğru gittiğini, yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini sorgularken bir yapı var ki sanki bütün bu gelişmelerden habersizmiş gibi olan biteni izlemekle yetiniyor.

Bu yapının adı Avrupa Birliği.

Kurulduğu tarihten bu yana dünya siyasetinde söz sahibi olma iddiasını taşıyan Avrupa Birliği, bugün tarihinin en işlevsiz ve atıl dönemlerinden birini yaşıyor.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa'nın yeniden ayağa kalkması ve kıtada kalıcı bir barış ortamının oluşturulması amacıyla şekillenen Birlik, zaman içerisinde ekonomik ve siyasi açıdan dünyanın önemli güç merkezlerinden biri hâline geldi.

Ancak bugün gelinen noktada Avrupa Birliği'nin, dünyanın karşı karşıya olduğu büyük dönüşüme hazırlıksız yakalandığı açıkça görülüyor.

Özellikle pandemi süreciyle birlikte başlayan yeni dönem; Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji krizi, ekonomik sorunlar, güvenlik endişeleri ve değişen küresel güç dengeleriyle Avrupa'nın önüne yeni ve çok daha ağır bir tablo koydu.

Yeni dönemin yön veren kuruluşlarının başında olması beklenen Avrupa Birliği ise bütün bu gelişmeler karşısında adeta yokları oynuyor.

Kısacası Avrupa Birliği yoğun bakımda.

Aslında Avrupa Birliği'nin dünya siyasetindeki etkisizliği bugünün meselesi değil.

Birinci ve İkinci Körfez Savaşları'ndan itibaren Avrupa'nın küresel krizler karşısında bağımsız ve belirleyici bir siyasi irade ortaya koymakta zorlandığını gördük.

Uzun yıllar boyunca ortaya çıkan görüntü, çoğu zaman ABD'nin belirlediği politikaların Avrupa tarafından takip edildiği yönünde oldu.

Adeta ABD ne derse onu yerine getiren, kendi güvenlik ve dış politika stratejisini oluşturmakta zorlanan bir yapı görüntüsü ortaya çıktı.

Birlik; söylem ve eylemleriyle kendi kendisini tedavi etmeye çalışan bir hasta pozisyonuna çoktan gelmişti.

Bugün ise bu hastalığın belirtileri çok daha belirgin hâle gelmiştir.

Avrupa Birliği, yeni dönemin ekonomik dinamikleri karşısında da ciddi bir çaresizlik içerisindedir.

Dünyada ekonomik güç merkezleri değişirken, enerji kaynakları stratejik bir silaha dönüşürken, teknoloji ve üretim alanında yeni aktörler ortaya çıkarken Avrupa'nın eski ekonomik reflekslerle yoluna devam etmesi artık yeterli değildir.

Birlik içerisinde liderlik iddiasında bulunan Fransa ve Almanya da yaşanan gelişmeler karşısında sadece izlemekten öteye geçecek adımları atmakta zorlanmaktadır.

Bu durum Avrupa açısından son derece ciddi bir soruyu gündeme getiriyor:

Avrupa'nın ortak bir aklı var mı?

Varsa bu ortak akıl neden kriz dönemlerinde güçlü ve bağımsız bir iradeye dönüşemiyor?

Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa Birliği'nin içinde bulunduğu açmazı daha da görünür hâle getirdi.

Savaş Avrupa'nın hemen yanı başında yaşanırken, savaşın ekonomik ve güvenlik açısından en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalan bölgelerin başında yine Avrupa geldi.

Enerji krizi, ekonomik maliyetler ve güvenlik endişeleri Avrupa'nın kendi çıkarlarını yeniden sorgulamasını zorunlu kıldı.

Ancak Birlik, savaş karşısında kendi güvenlik mimarisini oluşturmak ve bağımsız bir strateji geliştirmek konusunda yeterli iradeyi ortaya koyamadı.

İşte tam bu noktada Türkiye'nin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

Avrupa Birliği'nin yıllardır Türkiye'yi Birlik dışında tutmak için ortaya koyduğu gerekçeler, bugün yaşanan gelişmeler ışığında yeniden sorgulanmalıdır.

Çünkü Türkiye; jeopolitik konumu, güçlü ordusu, NATO üyeliği, enerji ve ulaşım koridorları üzerindeki stratejik konumu ve Avrupa ile Asya arasındaki köprü niteliğiyle Avrupa açısından göz ardı edilemeyecek bir ülkedir.

Özellikle Rusya tehdidinin Avrupa'nın güvenlik gündeminin merkezine yerleştiği bir dönemde Türkiye'nin Avrupa güvenliği açısından taşıdığı önem çok daha açık hâle gelmiştir.

Buna rağmen Avrupa Birliği, Türkiye konusunda yıllardır aynı dar perspektif içerisinde hareket etmeye devam ediyor.

Birlik, kendisini güçlendirebilecek önemli bir aktörü dışarıda tutarak aslında kendi hareket alanını da daraltıyor.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Avrupa Birliği üyeliği üzerine yapmış olduğu açıklama da bu açıdan dikkat çekicidir.

Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan bu yaklaşım, Avrupa açısından da önemli bir fırsat penceresi oluşturabilir.

Çünkü mesele artık yalnızca Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olup olmaması değildir.

Mesele, Avrupa'nın yeni dünya düzeninde nasıl bir güç olacağıdır.

Avrupa Birliği'nin bugün yaşadığı temel sorun yalnızca ekonomik veya siyasi değildir.

Asıl sorun, yeni dünya düzenini doğru okuyamamak ve buna uygun bir strateji geliştirememektir.

Dünya yeniden şekilleniyor.

Yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor. Küresel dengeler değişiyor. Güvenlik kavramı yeniden tanımlanıyor.

Bütün bunlar yaşanırken Avrupa Birliği'nin hâlâ ortak bir gelecek vizyonu oluşturmakta zorlanması, Birliğin içinde bulunduğu durumun en önemli göstergelerinden biridir.

Birlik, olası Rusya tehdidi karşısında Avrupa'nın güvenliğini sağlayabilecek ülkelerin başında Türkiye'nin geldiğini bildiği hâlde, Türkiye'yi Avrupa'nın güvenlik mimarisinin dışında tutmakta ısrar ediyor.

Bu durum, Avrupa'nın kendi içerisinde yaşadığı çelişkinin en açık göstergelerinden biridir.

Yoğun bakımdaki bir hastanın öncelikle doğru teşhise, ardından doğru tedaviye ihtiyacı vardır.

Avrupa Birliği'nin ise önce hastalığını kabul etmesi gerekiyor.

Çünkü hastalığını kabul etmeyen bir yapının tedavi olması mümkün değildir.

Özellikle son yıllarda Avrupa Birliği'nin dünyanın gidişatı konusunda belirleyici bir söz söylemekte zorlanması ve küresel belirsizlikleri giderecek güçlü adımlar atamaması, Birliğin fonksiyonlarının giderek tükendiğinin önemli bir emaresidir.

Avrupa Birliği açısından artık kritik bir eşikte bulunuyoruz.

Ya kendisini yeni dünya düzenine göre yeniden yapılandıracak, yeni bir vizyon ortaya koyacak ve küresel siyasette yeniden güçlü bir aktör hâline gelecek...

Ya da mevcut hâliyle etkisizleşmeye ve kendi içindeki sorunlarla boğuşmaya devam edecek.

Birliğin bu yoğun bakımdan çıkmasını sağlayabilecek ülkelerin başında Türkiye'nin geldiğini görmezden gelmesi ise Avrupa'nın düşünsel açıdan kısır bir döngü içerisinde kıvranıp durduğunun başka bir göstergesidir.

Avrupa Birliği'nin önünde artık kritik bir tercih bulunmaktadır.

Ya Türkiye'yi yeni dönemin stratejik ortaklarından biri olarak görecek ya da Türkiye'yi dışarıda tutarak kendi hareket alanını sınırlamaya devam edecek.

Avrupa Birliği için artık mesele yalnızca bir üyelik meselesi değildir.

Mesele, Avrupa'nın yeni dünya düzenindeki yeridir.

Birlik ya kendisini tedavi edecek doktoru bulacak...

Ya da yoğun bakımda ölümünü bekleyen bir hasta gibi tarihin akışını seyretmeye devam edecek.

Ve belki de Avrupa'nın önündeki en önemli soru artık şudur:

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne ne kadar ihtiyacı var değil; Avrupa Birliği'nin yeni dünya düzeninde Türkiye'ye ne kadar ihtiyacı var?

Avrupa Birliği'nin bu soruya vereceği cevap, yalnızca Türkiye-AB ilişkilerinin değil, Avrupa'nın geleceğinin de yönünü belirleyecektir.

Bakalım tarih bu dönemi Avrupa Birliği için bir yeniden doğuşun başlangıcı olarak mı yazacak, yoksa Birliğin kendi fişini çekmeye başladığı dönem olarak mı...

Kararı Avrupa verecek.

Bakalım tarih, bu dönemi Avrupa Birliği için nasıl yazacak?