İnsan, gördüğünü hakikat zannetmeye meyillidir. Yükseleni alkışlar, düşeni gözden çıkarır. Oysa ilahi terazide ölçü, bizim sandığımız gibi değildir. Bazen bir yükseliş, aslında yaklaşan bir sonun habercisidir. Bazen de bir düşüş, hakiki dirilişin başlangıcı…
Halk arasında söylenen “Allah azan karıncaya kanat takar, kuşa yem edermiş” sözü, işte bu ince hakikatin ifadesidir. Çünkü her verilen nimet, kurtuluş değildir; her kayıp da felaket sayılmaz.
Kur’an bu gerçeği net bir şekilde ortaya koyar:
“Belki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; hoşunuza giden bir şey de sizin için şerli olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
Bugün insanın en büyük yanılgısı, nimet ile imtihanı karıştırmasıdır. Makamı, serveti, gücü birer mükâfat olarak görür. Oysa nice insanlar vardır ki, yükseldikçe hakikatten uzaklaşır; güçlendikçe kibirle körleşir. İşte o zaman verilenler, bir lütuf değil; bir imtihanın ağırlaşması olur.
Rabbimiz bu aldanışı şöyle haber verir:
“Onlar kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenlerle şımardıkları anda, onları ansızın yakaladık.” (En’âm, 44)
Demek ki her açılan kapı rahmet değildir. Bazen kapılar açılır ki insan kendini güvende zanneder; oysa fark etmeden sona doğru yürümektedir.
Resûlullah (s.a.v.) da bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Allah bir kuluna hayır murad ederse onu musibetle imtihan eder.” (Buhârî)
Bu hadis, bakış açımızı kökten değiştirir. Çünkü biz çoğu zaman sıkıntıyı şer, rahatlığı hayır olarak etiketleriz. Oysa nice musibetler vardır ki insanı arındırır, Rabbine yaklaştırır. Nice rahatlıklar vardır ki insanı gaflete sürükler.
Karıncaya takılan kanat, ilk bakışta bir nimet gibi görünür. Ama o kanat, onu daha büyük bir tehlikeye sürükler. İnsan da böyledir. Eğer yükseliş, şükürle ve istikametle taşınmazsa; sahibini yüceltmek yerine tüketir.
Kur’an bu dengeyi bize şöyle öğretir:
“Başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzünden olmasın. Bununla beraber Allah çoğunu affeder.” (Şûrâ, 30)
O halde mesele, yükselmek ya da düşmek değildir. Asıl mesele, hangi hâl içinde olursak olalım, Rabbimizle olan bağımızı koruyabilmektir.
Bugün dünyada nice yükselişler görüyoruz. Servetler artıyor, makamlar büyüyor, güçler tahkim ediliyor. Ama aynı zamanda kalpler daralıyor, vicdanlar köreliyor. İşte asıl tehlike burada başlıyor: Yükselirken kaybetmek…
Çünkü hakiki başarı, yukarı çıkmak değil; yukarıdayken istikameti kaybetmemektir. Hakiki felaket ise düşmek değil; düşerken imanı yitirmektir.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormaktan kaçamayız:
Yaşadığımız yükseliş gerçekten bir lütuf mu… yoksa yaklaşan bir sonun sessiz habercisi mi?
Unutmayalım…
Her yükseliş kurtuluş değildir.
Her düşüş de felaket değildir.
Bazen verilen bir kanat, uçuşun değil; düşüşün başlangıcıdır.