Geniş, loş bir salon. Ortada meşeden oyulmuş devasa bir masa ve masanın üzerine serilmiş, sınırları cetvellerle çizilmiş kıtalar. Karartılmış odanın tek ışığı, haritanın tam ortasına, ele geçirilmek istenen o bereketli topraklara vuruyor.
Haritanın etrafında gezinen parmaklar şehirleri yutuyor, nehirleri kurutuyor. Büyük kararlar alınıyor, ağır bedeller ödeniyor. Fakat o devasa masanın etrafındaki gölgelerin kasten sustuğu çok basit bir denklem var.
Ne kadar toprak fethedilirse edilsin, o müstevli komutanın günün sonunda midesine indirebileceği ekmek sadece iki somun.
İhtirasın sınır tanımazlığı ile insan biyolojisinin o aciz limitleri arasındaki ürkütücü uçurum tam burada derinleşiyor. Bir insanın gözü ufku delip geçebilir, zihni kıtaları aşabilir ama bedeni, 86 bin saniyelik bir günün ve birkaç bin kalorilik bir enerjinin dar gömleğine hapsolmuştur.
Mide çeperi ortalama 1,5 litredir. Bir piyade tüfeğinin mermisi 7,62 milimetre. İkisi de insan bedeninin ne denli kırılgan olduğunu hatırlatır.
Bugün o haritanın merkezinde Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı var. İnsanın içsel yolculuğundaki o ilk basamağa, en ilkel ve dizginlenemeyen haline Nefs-i Emmare denir. En sade tabiriyle bu; içimizdeki o vahşi, bencil ve doymak bilmez açgözlülüktür. Bugün Körfez'de izlediğimiz şey de aslında bu küresel açgözlülüğün ta kendisidir. İnsanın içindeki o ilkel iştahın, uçak gemilerine ve balistik füzelere dönüşmüş halidir.
O büyük haritada sahadaki rasyonel gerçeğe bakalım. "Lider kadroyu yok edersek sistem içeriden çöker" illüzyonuyla başlattıkları bu savaş, şimdi o devasa masadaki gölgeleri kendi bataklığına çekiyor. Sadece havadan bombalamanın yetmeyeceği, Hürmüz'ü açmak için karaya inmenin şart olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Eski ABD Savunma Bakanı General James Mattis'in, "Zor bir durumdayız, pek fazla seçenek göremiyorum" itirafı, bu stratejik çaresizliğin dışa vurumudur. Öte yandan Trump, kameralar önünde kendi Savaş Bakanı'nı işaret ederek "Hadi yapalım diyen ilk sendin" dedi; tarihi yazmayı hayal eden adamın, tarihin faturasını başkasına kesmek için zemin yokladığı an çoktan gelmiştir.
Boğazın karanlık sularına döşenmiş sualtı mayınları trilyon dolarlık küresel ticareti rehin alırken; savaş öncesinde günlük 138 gemi geçen Hürmüz'den 23 Mart itibarıyla yalnızca 5 gemi geçebildi. Sayılar tartışmaz: binlerce deniz piyadesi ve hava indirme tümenleri apar topar bölgeye sevk edilirken, koskoca bir uygarlığın enerji damarı neredeyse tamamen kapandı.
Peki, insanoğlunun bu doymak bilmez arzusu olmasaydı, medeniyet inşa edilebilir miydi? Çatışma, gelişimin yakıtı değil midir? İlk bakışta son derece ikna edici bir ilerleme tarihi. Çarpışan kılıçların ahengi, insanlığın gelişim bestesi gibi sunulur hep.
Fakat bu, aklın kendi cinayetlerini meşrulaştırmak için uydurduğu yaldızlı bir yalandır. Gelişim dediğimiz şey, masumların nefesini keserek elde edildiğinde, o ilerlemenin menzili sadece devasa bir mezarlıktır.
İhtirasın ne kadar ilkesiz olduğunu gösteren en çarpıcı an; bir gün önce hedef ülkenin enerji altyapısını yeryüzünden silmekle tehdit eden ABD Başkanı'nın, ertesi gün borsaların çakıldığını görünce kameralar karşısına geçip "Hürmüz'ü Ayetullah ile birlikte, ortaklaşa kontrol edebiliriz" diyebilmesidir. Bu açıklamadan tam on beş dakika önce, bilinmez bir elin petrol piyasasına 1,5 milyar dolarlık satım pozisyonu açtığı ve Trump konuşmayı bitirdiğinde 500 milyon dolar kazandığı da kayıtlara geçti. Demek ki mesele özgürlük veya güvenlik değil; mesele sadece kasadaki paranın eksilmemesiymiş.
Sınır tanımaz iştah, değdiği her yeri küle çeviriyor. Hedef alınan onkoloji ve tüp bebek hastanelerinin yıkıntıları arasından ağır bir ağıt yükseliyor. Bu karanlık senfoni; hastalarını terk etmeyi reddedip vurulan eczanede can veren Parestesh Dahagin'in, Tahran'daki evinin enkazı altında kalan üç yaşındaki Ilma Bilki'nin ve uykusunda ölen yirmi altı yaşındaki Bedevan Molani'nin yarım kalan nefesinde boğuluyor. Roma lejyonları Dicle'nin suyuna zehir katarken de nehir onlara kan rengi, genzi yakan benzer bir ağıt yakıyordu.
İnsanlığın ve devlet kılıflı bu akıl, yıkıcı iştahı acilen dizginleyip vicdanın uyandığı o sarsıcı yüzleşme evresine geçmeye ihtiyacı var. Aksi takdirde, daha fazlasına sahip olma sancısı, içimizde yankılanan o derin boşluğu asla dolduramayacak.
İhtiras, doyurulması imkânsız bir oburluktur. Dünyanın en pahalı petrolünü üretseniz dahi, o petrolü içemezsiniz. Körfez'deki nüfusun yüzde doksanı suyunu tuzdan arıtma tesislerinden karşılıyor; o tesisler vurulursa iki gün içinde susuzluk başlar, beş yılda yeniden inşa edilemez. Trilyonlarca dolarlık silahın harcandığı bu savaşta, hayatın kendisi bir bardak tatlı suya sığışıyor.
Kum tanelerinden yonttuğunuz en değerli çipleri tasarlayıp üretseniz, görünmez ağlarınızla dünyanın herhangi bir coğrafyasında dilediğiniz gibi at koştursanız bile, o vadilerden damarlarınıza tek bir damla hayat pompalayamazsınız. Gökyüzünü uydularla bir demir ağ gibi örüp kıtaları avucunuzun içine alsanız da, aldığınız o son nefesi bir saniye bile uzatamayacağınızın ağır gerçeğiyle yüzleşirsiniz.
Bütün yeryüzünü yönetecek kudrete ulaştığınızı sandığınız an, aslında kendi biyolojik acizliğinizin avcuna düştüğünüz andır.
Çünkü en kanlı zaferlerin ardından bile, yeryüzünü dize getirdiğini sanan o kudretin dudakları çatlaktır.
Masasında dünyanın bütün haritaları ve nimetleri dizilidir. Trilyon dolarlık petrol kuyularına hükmetse de o petrolü içemez; dünyayı yutsa da o toprağı yiyemez.
O sadece, hayatta kalabilmek için elindeki yarım bardak suya muhtaçtır.