Zihin kabloları ile gaye peşinde kalmak

Kendimize söylediğimiz yalanların en konforlusu şudur: "Vaktim yok."

Bu, aslında vaktin darlığı değil, dikkatin paramparça edilmesidir. Kadim medeniyetimizde "tecessüs", yani başkasının mahremini gözetlemek, ruhun bir hastalığı olarak görülürdü. Ancak bugün, bu manevi hastalık bize "gündem takibi" ambalajıyla sunuluyor. Biz, o kırmızı çizgiyi aştığımızı fark etmeden, elimizdeki ekranlar sayesinde hiç tanımadığımız insanların hayatlarına, kavgalarına "masum bir merakla" dahil oluyoruz.

Cebinizdeki o küçük cihazın bildirim ışığının neden soluk bir gri değil de, "parlak kırmızı" olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu bir estetik tercih değil, nörolojik bir tuzaktır. Bilimsel veriler, o parlak ve doygun renklerin, beynimizin korku ve haz merkezini doğrudan tetiklediğini söylüyor. Yani o ışık yandığında hissettiğiniz şey merak değil, laboratuvar ortamında tasarlanmış biyolojik bir reflekstir. Şartlanmış bir refleksle ekrana koşuyoruz. Kendimizi sürekli şarjı biten bir batarya gibi görüyoruz. Oysa insan batarya değildir; insan "onarılır". Ve onarılmak için prize değil, manaya ihtiyaç duyar.

Ancak asıl tehlike yorgunluk değil. Mesele, bu hızın bizi "yerimizde saymaya" mahkûm etmesidir.

Bugün maruz kaldığımız şey, planlı bir zihin işgalidir. Siz o baş döndürücü hızla koştururken, birileri zihninizin arka planında kabloların yerini değiştiriyor. Tıpkı bir binanın elektrik tesisatıyla oynar gibi... Siz "adalet" düğmesine bastığınızı sanırken, sistem "öfke" ışığını yakıyor. Siz "dayanışma" ararken, önünüze "kutuplaşma" servisi yapılıyor. Evin dışı aynı ama içerideki kablolar çaprazlanmış. İşte bütün bu gürültünün ortasında asıl marifet; o zihin kabloları ile gaye peşinde kalmak, hattı koparmadan, cereyanı kesmeden istikameti koruyabilmektir.

Peki, bu hattı nasıl sabote ediyorlar? Sosyal psikolojide buna "Aktarılabilir Otorite" denir. Sırf ünlü diye, sırf sesi gür çıkıyor diye; işi şarkı söylemek olanın dış politika, işi top koşturmak olanın din hakkında söylediklerini "hakikat" gibi yutuyoruz. Neden sorgulamıyoruz? Çünkü "Hız Körlüğü" yaşıyoruz. "Bu düşünce gerçekten bana mı ait, yoksa bana şırınga mı edildi?" diye soracak mecalimiz yok.

İnancımız bize "İki günü eşit olan ziyandadır" der. Fakat çoğumuz bu ikazı yanlış anlıyor; "ziyanda olmamak için daha hızlı koşmalıyım" sanıyoruz. Oysa istikameti yanlış olanın, hızı felaketidir. Çamura saplanmış bir tekerlek düşünün. Gaza bastıkça motor bağırır, tekerlek döner, yakıt biter ama araç bir milim ilerlemez. Sadece olduğu yere daha çok batar. İşte bugün yaşadığımız trajedi budur: Hız var, gürültü var ama bereket yok.

Gerçek ilerleme, daha çok "tüketmek" veya daha çok "tıklamak" değil; neyi, niçin yaptığını bilmektir. Haftalık planınızı yaparken kendinize lojistik sorular sormaktan vazgeçin. "Saat kaçta toplantı var?" yerine; "Bu hafta zihnime giren düşüncelerin kaçı benim, kaçı bana fısıldananlar?" diye sorun.

Eğer çocuğunuzun büyümesini "hızlı çekim" bir film gibi izliyorsanız, eğer dostlarınızla hasbihal etmeyi zaman kaybı sayıyorsanız, eğer en huzurlu olmanız gereken anlarda bile zihniniz bir sonraki işin telaşıyla boğuşuyorsa; sadece saatiniz değil, kıbleniz de şaşmış demektir.

Günün sonunda şunu unutmayın: Mezar taşlarında "Projelerini vaktinde bitirdi" veya "Mail kutusunu hep boş tutardı" yazmaz. "Ruhuna Fatiha" yazar. O ruhu, dünya telaşının dişlileri arasında öğütmeyin.

Velhasıl, o zihin kablolarını tamir etmek istiyorsanız, önce ana şalteri bir anlığına indirin. Dünya bir süreliğine dursun. Göreceksiniz ki; susturduğunuz o dijital vızıltıların yerini, kalbinizin unuttuğunuz o kendi sesi alacak. Ve o ses size tek bir şeyi fısıldayacak: Yetişmen gereken yer "gündem" değil, kendi hakikatindir.