Zihinsel obezite çağı

Eskiden, taksi şoförlerinin şehrin haritasını zihinlerine kazıdığı, bizlerin ise en az on tane telefon numarasını ezbere bildiğimiz zamanlar vardı. Sonra navigasyon geldi, zihinsel haritalarımız silindi. Akıllı rehberler geldi, hafızamızdaki numaralar buharlaştı. Bunlar kabul edilebilir kayıplardı; çünkü hafıza, yerine konulabilir bir veri deposuydu. Ama bugün, teknoloji tarihinin –bence- en kritik eşiğinden geçiyoruz. Yapay zekâ devrimiyle birlikte, insanlık ilk kez sadece "hafızasını" değil, "muhakeme yeteneğini" de dış kaynaklara (outsourcing) devretmeye hazırlanıyor.

Batı’daki son araştırmalar, yapay zekâ destekli eğitim araçlarının çocukları nasıl birer "pasif izleyiciye" dönüştürdüğünü tartışa dursun; bu durum Türkiye gibi "sonuç odaklı" toplumlar için sessiz ama yıkıcı bir tehdit barındırıyor. Bizim eğitim sistemimiz, ne yazık ki uzun süredir "süreç" ile değil, "doğru şık" ile ilgileniyor. Bir öğrencinin problemi nasıl çözdüğü, o cevaba ulaşırken hangi zihinsel patikalarda kaybolup tekrar yolunu bulduğu, sınav kâğıdındaki o küçük kutucuğu doğru işaretlediği sürece önemsizdir. İşte tam bu noktada, yapay zekâ bizim kültürel kodlarımızdaki bu zaafla mükemmel bir -ve tehlikeli- uyum sağlıyor.

Karşımızdaki tehlike şudur: "Zihinsel GPS" Sendromu.

Nasıl ki navigasyon açıkken geçtiğimiz yolları, binaları, manzarayı fark etmiyor, sadece "sola dön" komutuna odaklanıyorsak; yeni nesil de bilgiye giden yoldaki o kıymetli "sürtünmeyi" kaybediyor. Oysa öğrenme, nörolojik olarak bir çatışma, bir zorlanma işidir. Zihin terlemeden, nöronlar yeni bağlar kurmak için çabalamadan gerçek öğrenme gerçekleşmez. Yapay zekâ, cevabı altın tepside sunduğunda, aslında bireyin elinden en değerli şeyi, "zorlanma hakkını" alıyor. Everest’in tepesine helikopterle inen biri manzarayı görebilir, ama asla bir dağcı olamaz. Biz şu an, manzara seyreden ama kasları erimiş bir nesil yetiştirme riskiyle karşı karşıyayız.

Meselenin bir de en az zekâ kadar kritik olan duygusal maliyeti var. İnsan ilişkileri doğası gereği "pürüzlüdür". Arkadaşlar küser, öğretmenler eleştirir, ebeveynler sınırlar koyar. İnsan "hayır" cevabıyla büyür, reddedilince direnç kazanır, ikna etmeyi öğrenince karakteri gelişir. Bakıyoruz bugün ceplerimizde taşıdığımız o gelişmiş algoritmalar, bize asla "hayır" demiyor. Sizi yargılamayan, her saçma fikrinizi "Ne kadar yaratıcı bir yaklaşım!" diye onaylayan, asla yorulmayan ve tribi olmayan bir dijital arkadaş... Kulağa hoş geliyor değil mi? Ancak bu "toksik uyum", narsistik ve kırılgan bir ruh halini besliyor. Gerçek dünyada ilk "hayır" cevabını aldığında darmadağın olan, çatışma çözme yeteneği gelişmemiş, duygusal kasları da tıpkı zihinsel kasları gibi atıl kalmış bireyler...

Sokaklarda, okullarda ve iş yerlerinde zaten tahammül sınırının ne kadar düştüğünü görüyoruz. Buna bir de sanal dünyadaki o "pürüzsüz, itirazsız" konfor alanından çıkıp gerçek hayatın sert duvarına çarpan gençlerin hayal kırıklığını ekleyin. Hayır, teknoloji karşıtı bir luddizmden bahsetmiyorum. Hesap makinesi matematiği öldürmedi, aksine bizi angaryadan kurtardı. Ancak yapay zekâ bir hesap makinesinden çok öte. O, düşüncenin ve duygunun bir simülasyonu.

Çocuklarımıza ve belki de kendimize hatırlatmamız gereken gerçek şu: Konfor, zekânın ve karakterin düşmanıdır. Eğer bir cevap için zihniniz yorulmuyorsa, o bilgi sizin değildir. Eğer bir ilişki sizi hiç zorlamıyorsa, o bağ gerçek değildir. Gelecek, yapay zekâyı yasaklayanların olmayacak; onu kullanırken kendi zihnini "açık" ve "aktif" tutabilen, o zihinsel teri dökmeyi göze alanların olacaktır. Aksi takdirde, her şeyi bilen ama hiçbir şeyi anlamayan muazzam bir veri yığınına dönüşeceğiz.