Haber: Fevzi Akargül / Ankara
Diplomasi, yalnızca devletlerarasındaki resmi görüşmelerden ibaret değildir; aynı zamanda tarih, coğrafya, ekonomi ve güç dengelerinin iç içe geçtiği karmaşık bir alanı ifade eder. Soğuk Savaş’tan günümüze uzanan süreçte uluslararası sistemde yaşanan değişimler, diplomasinin yöntemlerini ve aktörlerini de dönüştürmüştür. Büyükelçi Numan Hazar, uzun yıllara dayanan diplomasi tecrübesiyle küresel güç dengelerini, “medeniyetler çatışması” tartışmalarını ve Türkiye’nin Afrika politikası başta olmak üzere dış politikanın temel dinamiklerini değerlendirdi. Bu söyleşide Hazar, uluslararası ilişkilerde asıl belirleyici unsurun çoğu zaman ideolojiler değil ulusal çıkarlar olduğunu vurgularken, Türkiye’nin Afrika ile geliştirdiği ilişkilerin tarihsel arka planını ve gelecekteki potansiyelini de kapsamlı biçimde ele alıyor.
DÜNDEN BUGÜNE DİPLOMASİNİN TEMELİ ‘’ULUSAL ÇIKARLARDIR’’
Küresel ölçekte baktığımızda geçmişten günümüze diplomasi kavramının dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Diplomasi, ülkeler arasındaki ilişkileri yürütmek ve sorunları barışçı yöntemlerle çözmek için kullanılan bir araçtır. Aslında diplomasinin temelinde bir ülkenin ulusal çıkarlarını koruma amacı vardır. Ulusal çıkar dediğimiz şey; bir ülkenin güvenliğini sağlamak, toprak bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını sürdürmek ve uluslararası alanda ekonomik ve ticari çıkarlarını güvence altına almaktır.
Dolayısıyla diplomasi, bu çıkarları korumak için kullanılan barışçı yöntemlerin bütünüdür. Savaşın karşısında duran bir araçtır. Devletlerarasındaki ilişkilerde sorunların çözülmesi için müzakere, diyalog ve anlaşma yolları diplomasi aracılığıyla yürütülür. Diplomasi iki çerçevede yürütülebilir. Birincisi devletlerarası doğrudan ilişkiler, ikincisi ise uluslararası kuruluşlar çerçevesinde yürütülen diplomatik faaliyetlerdir. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar bu ikinci çerçeveye örnektir. Sonuç olarak diplomasiye baktığımızda temel amaç hiçbir zaman değişmemiştir: ülkelerin çıkarlarını korumak ve bunu mümkün olduğunca barışçı yollarla gerçekleştirmek ana odak noktamızdır.
UYDURULMUŞ BİR TEZ OLARAK ‘’MEDENİYETLER ÇATIŞMASI’’
Uzun yıllar diplomasi alanı ve Soğuk Savaş’tan günümüze uzanan bir dönem tecrübeleriniz ile günümüzde sıkça dile getirilen “medeniyetler çatışması” tezini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün dünyanın çok kutuplu olduğunu söylemek siyasi ve askeri bakımdan doğru değildir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri hâlâ dünyanın en büyük askeri gücüdür. Dünyanın birçok yerinde askeri üsleri vardır ve küresel ölçekte güç projeksiyonu yapabilen tek devlettir. Ancak ekonomik açıdan baktığımızda durum farklıdır. Avrupa Birliği, Çin, Rusya ve Hindistan gibi aktörler ekonomik anlamda önemli güç merkezleri oluşturmuştur. Bu nedenle ekonomik açıdan çok kutuplu bir yapı ortaya çıkmaktadır. “Medeniyetler çatışması” fikrine gelince; bu bana göre büyük ölçüde uydurulmuş bir tezdir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yeni bir düşman yaratma ihtiyacı doğdu ve bu çerçevede topluma, askeri otoritelere, İslam dünyası başta olmak üzere tehdit unsuru olabilecek çeşitli hedefler gösterildi. Ancak tarihe baktığımızda savaşların çoğunun medeniyetler arasında değil, aynı medeniyetin içindeki devletlerarasında gerçekleştiğini görürüz. Filistin, Kıbrıs veya Keşmir gibi sorunlara bakıldığında da görüleceği gibi, bu çatışmaların temelinde din değil çıkarlar vardır. Uluslararası ilişkilerde asıl belirleyici olan her zaman çıkar hesaplarıdır. Bu nedenle medeniyetler çatışması yerine medeniyetler arası diyalog kavramının geliştirilmesi gerekir. Türkiye de bu konuda önemli girişimler yapmıştır.
AFRİKA TÜRKİYE İÇİN YABANCI BİR KITA DEĞİLDİR
Son yıllarda çok konuşulan Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerinin sizce geleceğini belirleyecek en önemli unsur nedir?
Afrika Türkiye için yabancı bir kıta değildir ve asla olmadı. Osmanlı döneminde Kuzey Afrika’nın önemli bölümleri Osmanlı yönetimi altındaydı. Cezayir, Tunus, Libya, Mısır gibi bölgelerde Osmanlı’nın uzun süreli varlığı oldu. Cumhuriyet döneminde de Türkiye, Afrika ülkelerinin bağımsızlık mücadelelerine destek vermiştir. Bu nedenle Afrika’da Türkiye’ye karşı olumlu bir algı ve sempati vardır. Türkiye, Afrikalılar tarafından sömürgeci bir ülke olarak görülmez. Afrika’da hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar Türkiye’ye yakınlıkduyar. Bunun sebebi Türkiye’nin tarihsel tecrübesi, bağımsızlık hareketlerine verdiği destek ve sömürgeci bir geçmişinin olmamasıdır. Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerinin gelişmesinde birçok girişim olmuştur. 1960’lı yıllarda başlayan girişimler, 1970’lerde ve 1980’lerde devam etti. Daha sonra Turgut Özal döneminde ekonomik perspektifle Afrika’ya açılma düşüncesi güçlendi. Ancak asıl önemli adım 1998 yılında hazırlanan Afrika’ya Açılım Eylem Planı ile atılmıştır. Bu plan Türkiye-Afrika ilişkilerini eğitim, ekonomi, kültür, ulaşım ve diplomasi gibi birçok alanda geliştirmeyi hedefliyordu. 2005 yılını Hükümetimiz Afrika Yılı ilan etmiştir. Afrika liderleri ile yapılan zirve toplantıları ile Türkiye-Afrika İlişkileri stratejik bir işbirliğine dönüşmüştür. Bugün baktığımızda Afrika ile ticaret hacmi artmış, diplomatik temsilcilik sayısı yükselmiş ve birçok alanda işbirliği gelişmiştir.
AFRİKA BİRÇOK KÜRESEL AKTÖRÜN REKABET ALANI DURUMUNDA
Afrika kıtası büyük güçlerin rekabet alanlarından biri olarak görülmekle birlikte burada etkili olan başlıca küresel aktörler kimlerdir?
Afrika’da tarihsel olarak en güçlü aktörlerden biri Fransa’dır. Fransızca konuşulan Afrika ülkelerinde Fransa’nın çok güçlü kültürel, ekonomik ve siyasi etkisi vardır. Eğitim sistemi, medya ve hatta para sistemleri bile uzun süre Fransa ile bağlantılı olmuştur. İngiltere de İngiliz Milletler Topluluğu çerçevesinde Afrika’da etkili bir aktördür. İngiltere’nin etkisi daha çok kültürel ekonomik ve ticari alanlarda görülür. Son yıllarda ise Çin’in Afrika’daki etkisi çok hızlı bir şekilde artmıştır. Çin birçok Afrika ülkesinde altyapı yatırımları yapmakta, petrol ve maden kaynaklarına yatırım yapmaktadır. Bu nedenle bugün Afrika’nın en büyük ticari ortaklarından biri haline gelmiştir. Ancak Çin’e yönelik bazı eleştiriler de vardır. Çin’in kendi iş gücünü Afrika’ya götürmesi, yerel iş gücünü yeterince kullanmaması ve doğal kaynakları yoğun biçimde çıkarması bazı ülkelerde rahatsızlık yaratmaktadır. Rusya da son yıllarda Afrika’ya yeniden dönmeye başlamıştır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Afrika’da önemli etkisi vardı. Günümüzde Rusya tekrar ekonomik ve askeri ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. ABD ve Avrupa Birliği de Afrika’daki gelişmeleri yakından takip etmektedir.
DIŞ POLİTİKADA FİKİR ÜRETEN KURUMLAR (THİNK TANK’LAR)
Son yıllarda dış politika üzerindeki etkisi de çok konuşulan düşünce kuruluşlarının (Think tank) alanımız olan diplomasiye ve uluslararası ilişkilere olan katkısı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Düşünce kuruluşları dış politika tartışmalarında önemli katkılar sağlayabilir. Çünkü akademisyenler, araştırmacılar ve uzmanlar tarafından hazırlanan çalışmalar kamuoyuna yeni bakış açıları sunar.
Türkiye’de düşünce kuruluşlarının geçmişi özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında daha görünür hale gelmiştir. O dönemde akademisyenlerin ve araştırmacıların görüşlerinden yararlanmanın faydalı olduğu görülmüştür. Bugün Türkiye’de çok sayıda düşünce kuruluşu bulunmaktadır. Bu kurumlar araştırmalar yapar, raporlar hazırlar ve kamuoyunda tartışma ortamı oluşturur. Devletin resmi politikalarını belirleyen kurumlar elbette hükümetlerdir. Ancak düşünce kuruluşlarının yaptığı çalışmalar, fikir üretimi ve alternatif bakış açıları geliştirilmesi açısından önemli katkılar sağlayabilir.
BİR ÇELİŞKİ ALANI : İNSAN HAKLARI
Uluslararası ilişkiler alanımızada/bağlamında sıkça kullanılan ‘’insan hakları’’ söylemi konusunda uluslararası siyasetteki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsan hakları Batı ülkelerinde iç politikada gerçekten önemli bir değerdir. Hukuk devleti, demokrasi ve bireysel haklar konusunda bu ülkelerde ciddi gelişmeler vardır. Ancak uluslararası siyasette durum her zaman böyle değildir. Çünkü devletler çoğu zaman dış politikalarını ahlaki ilkelerden çok ulusal çıkarlar doğrultusunda belirler. Örneğin insan hakları konusunda eleştiriler yapan bazı ülkelerin, dünyanın en otoriter ve demokratik olmayan rejimleriyle yakın ilişkiler kurabildiğini görüyoruz. Bunun nedeni çoğu zaman enerji kaynakları, ekonomik çıkarlar veya stratejik hesaplar olmaktadır. Bu nedenle uluslararası ilişkilerde insan hakları söylemi ile pratik uygulamalar arasında zaman zaman ciddi çelişkiler ortaya çıkmaktadır.
TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKA FELSEFESİ : BARIŞ VE HUKUK
Diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanında çalışmak isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz?
Diplomasi çok geniş bilgi birikimi gerektiren bir meslektir. Öncelikle iyi bir diplomatın tarih bilmesi gerekir. Sadece kendi ülkesinin değil dünya tarihinin de iyi bilinmesi gerekir.
İkinci olarak coğrafya bilgisi çok önemlidir. Çünkü uluslararası sorunların büyük bölümü coğrafyadan kaynaklanır. Türkiye’nin yaşadığı birçok sorunun komşu ülkelerle ilgili olması bunun bir göstergesidir.
Bunun yanında uluslararası ekonomi, jeopolitik ve siyaset konularında da bilgi sahibi olmak gerekir. Çünkü birçok savaş ve kriz ekonomik rekabetten doğmaktadır. Türkiye’nin dış politika felsefesi açısından baktığımızda ise iki temel ilke vardır: barış ve hukuk. Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi bu anlayışın temelidir. Uluslararası ilişkilerde her şeyin hukuka uygun şekilde yürütülmesi gerekir. Diplomasi de bu çerçevede barışı korumayı amaçlayan bir araçtır.