0
Geçenlerde açıklanan YGS sonuçları ile ilgili özellikle altı çizilen hususlardan birisi Türkiye birincisi olan Ahsen Zeynep Kaya'nın Bingöl'den çıkmış olmasıydı. Söz konusu haber formatı ve dili dikkat edilirse merkezi sınavların ardından karşımıza çıkan bir rutini ifade ediyor. Tüm soruları cevaplayan çoban kız, bilmem kaç kilometreyi eşeksırtında geçerek okula ulaşıp derece yapan öğrenci "UFO gören masum köylü" edasıyla bize aktarılır. Bunda da ziyadesiyle bir gerçeklik payı var. Çünkü mevcut şartlar, imkanlar gözetildiğinde gösterilen başarının sıra dışı olduğu aşikar. Peki, kamuoyuna can havliyle verilen bu haber mevcut gerçekliğe tercüman mı oluyor yoksa söz konusu gerçekliği manipüle edip karartma mı uyguluyor? Manipülasyonun, karartmanın organize bir şekilde işleyip işlemediği bahsi diğer.
Söz konusu haberler üzerinden devam edelim. Dikkat edilirse bu haberlerin alt zemininde "mucize gerçekleştiren öğrenci" teması barizdir ve izleyiciyi vurması beklenen husus tam da budur. Zira gerçekleşmiş olan şey kendi başına sıra dışıdır. Olağan akışın, beklenenin dışındadır. Zaten böyle olduğu için mucizedir ve mucize olduğu için çarpıcıdır. Neydi mucize? "Akıl yoluyla açıklanamayan, bu yüzden de Tanrısal bir güç tarafından yaratıldığına inanılan doğaüstü olay. İnsanları hayran bırakan olağanüstü olay ya da şey." Bu noktada, mucizenin etimolojisini de unutmadan, bize sunulan haberin dile gelmeyen kısmında acaba ne denilmektedir? Her gün, her yer ve her kişi mucize gerçekleştiremeyeceğine göre dili ve formatıyla bize "helal olsun!" dedirten bu haberler bizden bu sistem içerisinde başarının ancak mucizevi bir şey olduğunu mu ima ediyor? Yoksa sosyal-kültürel ve ekonomik düzeyi farklı olan bazı kesimler için mi başarının mucizevi olduğunu dile getiriyor?
Öyle ya, insanı ısıran köpek vakasının haber değeri yok. Haber olması için insanın köpeği ısırması gerekiyor. Merkezi sınavların ardından kamuoyuna verilen bu sıra dışı başarı-mucizeyi gerçekleştiren öğrenci haberleri ve şüphesiz haberlerin alt-metinleri "köpek ısıran insan" şaşkınlığında dile geliyorlar. Oysa bu "helal olsun!", "vay be!" şaşkınlıklarımızın yanı başında beslenmesi gereken başka soruların olması gerekiyor. Nasıl oluyor da normal bir gelişim düzeyini hedef alan, stratejik planlarla detaylandırılmış, uzmanların yönlendirilmesiyle şekillenmiş, alan formasyonlarını belgelemiş insanların gözetiminde verilen, zaman, mekan, içerik düzenlemeleri rafine bir biçimde hazırlanmış modern, rasyonel bir yapıdan sıra dışı bir performans bekliyoruz? Bu yapının tüm bu nitelikleriyle köşe bucak aradığımız başarıyı önümüze zaten getiriyor olması gerekmez mi? Getiremiyorsa ve başarıyı mucizevi bir hadise, istisnai bir sonuç olarak kodluyorsa bizim sistemik bir sorgulama yürütmemiz icap etmez mi? Sistemik bir vaziyetten abartılarak önümüze getirilen bu kişisel ve istisnai başarıların yapıya, yapının işleyişine ve meşruiyetine ilişkin bir tartışma başlatması gerekmez mi? Başarıyı istisnai bir hüviyete, öğrencinin gösterdiği kişisel performansa bağlayan yapı bizatihi anlamını ve meşruiyetini yitirmiş demek değil midir?
Dolayısıyla maruz kaldığımız haberler gerçekleşen mucizeyi, kişisel destanı büyütmek yerine başarısızlığı sistemik bir hale sokan, eğitim sisteminin temel karakterine çeviren faciaya odaklanmalı değiller miydi? Fetişleştirilecek bireysel başarı hikayeleri yerine kronikleşen kolektif başarısızlık dikkatleri çekmeli değil miydi?
Toplumsal hayatımızda şüphesiz sıra dışı olaylara, olağanüstü başarılara-hikayelere hepimizin ihtiyacı var. Bunlar toplumun moral-motivasyonu açısından önemli hususlar. Ancak yukarıda verdiğim eğitim sistemimize ilişkin durum böyle bir vaziyeti tesis etmeyi değil tersine açıkça işleyen sosyal-kültürel-ekonomik bir kayırmacılığı perdelemeyi hedeflemektedir. Zira istisnai başarı teması sorumluluğu yapıya, sisteme değil bilakis kişilere çıkarmaktadır hatta tek başına onlara çıkarmaktadır. O yüzden Ulrich Beck'in "geldiğimiz aşamada sistemik sorunlara biyografik çözümler üretmemiz istenir" tespiti çok anlamlıdır. Başarı istisnai ve sorumluluğu da size aitse o zaman bütün o bürokrasinin varlığı, işleyişi ve meşruiyetini tartışmanız gerekmez, tartışmanız beklenmez hatta bu ilişki biçimi ve kamusal iletişim diliyle, haber formatı ve zihniyetiyle yapmanız mümkün olmaz tersine özenle engellenir.
Modern dönemin en büyük numarasıdır ilk sıraya yerleşenleri fokuslamak. Oraya odaklanıldığında geride kalanların, en geride kalanların vaziyeti perdelenmiş olur. Bizatihi sıralama sorun olmaktan çıkar, sıralama sistematiği tartışma dışı kalır. Hele hele ilk sıraya dezavantajlı bir kişi yerleşmişse o zaman bu sistemin pürüzsüz işlediğine dair en büyük kanıt işlevi görür. Her türlü yapısal itiraz, eleştiri ve sorgulama desteğini yitirir, görünmez olur. Mevcut durumumuz, ilişki biçimimiz ve kurumsal yapılanmamız bize çekilen numarayı yutmaktan bir an önce vazgeçmemizin zaruretini haykırıyor. Bilmiyorum duyabilecek miyiz?