12 Eylül 2021

Afganistan neden önemli?

Bizim laikçi çevrelere göre Türkiye Batı dışında Dünya’ya sırtını dönmeli, görmezden, duymazdan gelmeli, kulağını tıkamalıdır.

Bu kesimler vaktiyle Suriye sınırlarımıza 750 km mayın döşediler, ülkemizi Arap Alemi’nden fiziki olarak kopardılar.

Azerbaycan’dan ülkemize sığınan soydaşlarımızı bile Ruslara teslim edip sınırda, gözlerimizin önünde kurşuna dizdirdiler.

Şahkerim Hudaverdi (Şakerim Kudayberdi), Türk-İslam Dünyası’nın nadide şairiydi. Şahkerim ve oğulları, 1930’larda Ruslar tarafından birer birer kurşuna dizilirlerken oralı bile olmadılar. Gazetelerimizde tek satır isimleri geçmedi.

Şehriyar’dan, Bahtiyar’dan (Vahapzade), Celal Ali Ahmed’den, Elçibey’den hiç haberimiz yoktu.

Çin’de bir Uygur Devleti olduğunun, zulüm altında inim inim inlediğinin, ancak 10 yıl önce farkına vardırıldık.

1990’lara kadar Azerbaycan’ı bile duymamıştık. Kitaplarımızda, gazetelerimizde, televizyonlarımızda tek kelime Azerbaycan geçmezdi.

Sırplar, Boşnakları Serebrenitza’da doğrayınca Bosna’dan haberimiz oldu. Aliya’yı dahi duymamıştık.

“Aa! Bir de Bosna mı varmış?” olduk.

 Oysa Saray-Bosna, dünkü Bursa’mızdı.

İşte böyle mutlu mesut(!) giderken ABD Irak’ı vurdu. Sınırlarımızdan binlerce mülteci girdi. Mikrofon uzatılınca mültecilerin Türkçe konuştuklarına şahit olup, “meğer Irak’ta, Türkçe konuşan insanlar varmış” şokunu yaşadık.

Bunlar “minimalizm” idi.

Biz “minimalizm”i seçmiştik.

Küçük olacaktık, küçük kalacaktık, küçük oynayacaktık, artık “büyük oynamayacaktık!”

Emperyalistlere karakol ve tampon olmuştuk.

Deve kuşu gibi başımızı kuma sokmuştuk.

Oysa, ne kadar saklansak nafileydi.

Tarih, coğrafya, reel politik bizi sahaya çağırıyordu.

Minimalizm dayatmasını sürdüremezdik.

Şimdilerde Afganistan kadrajımıza giriyor.

Afganistan; Rumi’nin ilk vatanı.

Afganistan; ünlü Türk hükümdarı Gazneli Mahmud’un ülkesi.

Afganistan; Büyük Selçuklu’nun at koşturduğu, Babür’ün devlet kurduğu topraklar.

Son birkaç yüz yılın imparatorlukları; Rusya, ABD, İngiltere, son olarak Çin’in rüyası Afganistan...

Ruslar tarih boyu Hint Okyanusu’na inmeye ahdettiler. Bu Çar Petro’nun vasiyetiydi.

İngilizlerse, 1800’lerin ikinci yarısında, Doğu Hindistan Şirketi vasıtasıyla Hindistan’a yerleştiler.

İngilizler ve Ruslar ezeli rakipler.

Hindistan’ın İngiliz egemenliğine girmesi Rusya’yı çileden çıkardı. Ne yapıp edip Hindistan’a inmeliydi.

Rusya’ya doğrudan Afganistan üzerinden, ya da İran ve Basra Körfezi üzerinden Hindistan’a ulaşabilirdi.

Rusların, Kafkasları ele geçirip, Orta Asya’da da Afganistan’a dayanmaları İngilizleri tedirgin ediyordu.

Hindistan risk altındaydı.

1838’de İngilizler, Afganistan’ı işgal ederek Hindistan’ı garantiye almaya çalıştılar.

İngilizlerin gözleri diğer taraftan Basra ve Bağdat’ın üzerindeydi.

Hindistan’dan İngiltere’ye giden en kestirme yol, Hindistan-Basra Körfezi-Bağdat-İstanbul-Londra’ydı.

Rusya ise, Bağdat ve Basra’ya İran üzerinden gelmeyi hedefliyordu.

Bağdat ve Basra Türk şehirleriydi.

Bağdat valilerimiz, Osmanlının son yüz yılında İngilizlerle siyasi satranç oynadılar, İngilizlere kök söktürdüler.

İngilizler, 1800’lerden itibaren Bağdat, Basra ile Körfezin diğer yanındaki İran’ın Buşehr’ini mesken tuttular. Hint yolunun güvenliği için bu zaruri idi.

Mağrur İngiliz Kraliçesi, protokolü bir yana bırakıp Bağdat valimize mektup bile gönderdi.

Napolyon Bonapart, 1798’de İngilizlerin Hindistan yolunu kesmek gayesiyle, Türkiye’nin Mısır topraklarına saldırdı. Seferin son noktası Bağdat ve Basra’ydı.

İşte bizim sırt döndüğümüz, dudak büktüğümüz bu topraklarda, İngiltere, Rusya, Fransa, ABD halâ cirit atarlar.

“Tek yol, tek kuşak” Afganistan’ı ilginin odağına oturttu.

Hiç kimse stratejilerinden vazgeçmiş değiller.

Bağdat ve Basra’yı, halef-selef İTP ve CHP iki dakikada İngiliz’e teslim ettiler.

Türk Milletini birinci ligden düşürdüler.

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement