27 Eylül 2021

Bana Sırrımı Anlattığında…

“Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende

Sendedir mâden-i envâr-ı fütüvvet sende”

Bir rüyadan geçerken bir rüyayı seçer gibi karşılaştığımız hikâyeler var. Bize iyi gelen isimler, resimler; bize iyi gelen takvim sayfaları. Küçük de olsa gönlümüze dokunmaya muvaffak olan bazı şeyler, bir masal ırmağından akarken ruhumuza temas etmiş mucizevî armağanlar gibidir; her biri bir başkalaşımın alameti. Bir kitap, bir eşya, bir şarkı… Ama daima insanın kodlarını taşıyan, kendine insandan taşmış bir şeyler olduğunu anlatan varlık parçaları…

“Kâinattaki meçhulleri mâlum kılmak” adına gerçekleştirilen beşerî incelemeler, ruhun yapısı ve merhalelerini anlamlandırma noktasında noksan kalır. Kişinin ruhsal yolculuğunu ve tekâmülünü tespit adına yapılan analizlerde aynı felsefeci ve psikanalizcilerin farklı söylemlere gittiklerinin görülmesi de bu hakikatin ispatıdır. Beşerî idrakin ancak sebepten müsebbibe, eserden müessire, sanattan sanatkâra intikal yoluyla kavranmaya çalıştığını vurgulayan Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf adlı eserinde ruhun keşfinin tamamlanamayacak bir mertebede durmasını “ruh hakkında insanlara –ilâhi takdirle- az bilgi verilmiş olmasına” bağlar (s. 321) ; “Sana rûh hakkında suâl ederler. De ki: Rûh, Rabbinin emrinden bir cevherdir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir (İsrâ, 85). ”  Esasında kâinatta gördüğümüz her şey, hüzünler;  belâ ve musibetler gibi, lütuftan olduğunu düşündüğümüz her şey, ruhun eğitimi için seferber edilen detaylar taşır. Bu sebeple insana elem gibi, neşe ve coşku suretinde gelen yağmurlar da okumaya talip açık bir algıya muhtaçtır. 

“Gizli gizli dâhi vardır nice hâlet sende

Mârifet sende, hüner sende, hakikat sende”

Kişinin, eşyanın hakikati ve insan üzerinden ruhunu eğitmek için sergilediği çaba, Yaratıcısına ve yaratılana saygısının da bir tezahürüdür.  Nitekim hayatın her alanında bir rehberin varlığına gereksinim duyan insan, en büyük eğitmenin kendi yolculuğu olduğunu bilir. İnsan kendini bu yolculuk esnasında karşılaştığı muhataplar ile konumlandırır.  Onlarla anlam ve değer kazanır. Ki ruhunu terbiye etmek için insanın varlığına muhtaçtır. Bu sebeple yolumuza çıkan varlıkların taşıdığı hassalara vâkıf olabilme iştiyakı, kendimizi tanıma noktasında bir ihtiyaç hissettiği ölçüde değerlidir. Görmek isteyen bir gönül bilir ki her davranış kalıbının altında farklı bir hikâye vardır ancak bu hikâye kişinin kendi hikâyesinin de bir tanımlayıcısı ve tamamlayıcısıdır. Yalnız bu eşik, karşılaşılanın cazibesine kapılarak kendimizden kopmak tehlikesini de içinde taşır. Nasıl ki okunan bir kitap, dünyamızla ilişkilendirerek gittiğimiz ölçüde öğretici ise, insanı okumanın da kendimizi tamamlama noktasında bir mana ihtiva ettiği ifade edilmelidir. Kendi tekâmülümüzle rabıtamızı koparırsak eleştiri seviyesinden ileri varamayız. Üstelik bu eleştiri içimize ışık tutan bir nitelik barındırmaktan uzak kalır.  Ajandamda kalmış; “insanlar hakkında size olumsuzluk geldiğinde yetmiş bahane bulun. Onlar onu haklı çıkarmak için kâfi gelmezse susun.” Vâkıf olduklarımızı ruhumuzun biçimlenmesi için bir vesile tayin edebilmek farkındalık ister. Fark etmekse istemek. Bunun için teşekkürün tefekküre boyun eğmesi, bunun için Hakka’l Yakîn (iç duyu veya iç tecrübe yoluyla ulaşılan ve kesinlik bakımından en son merhaleyi teşkil eden doğru bilgi)’de hayalden hakikate yol alınması. Dünyanın en zor işinin “ben” i eğitmek olduğu söylenir, seni eğitmek geride kalan…

“Nazar etsen yer ü gök, dûzah u cennet sende

Arş u kürsiyy ü melek, sendedir elbet sende”

İnsanın kendinde fark edemediği nice sır, bir ayna ile kendine açılır. Bizi sırrımızla tanıştıran her şey sırrımızdan kıymet taşır. Bu sebeple “insan insanın aynasıdır.” Bu sebeple  “seni kendimden biliyorum” diyen bir perspektifin deryamız olması, bize o sonsuz katreyi buldurması…

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Selam ile.

 
Advertisement Advertisement Advertisement