Biz Böyle Güzeldik, Biz Böyle Güzeliz

Tarihe baktığımızda gücün değil, haklının yanında yer aldığımızda hep kazanan biz olmuşuz. Ölçümüz adalet, safımız her zaman adilin yanı olunca güzel olmuşuz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve mükemmel ahlakın tamamlayıcısı olan o yüce Elçi (sav)’in izinde, yolunda yürümek zaten bunu gerektirir.

O (sav) bir elçiydi. Buna uygun örnek bir hayatı vardı. Ama O (sav) bir insandı aynı zamanda. İçimizden biriydi ama taşlar arasındaki yakut gibiydi. Cinlerin ve insanların Allah’a “ubudiyyet” için yaratıldığı bu âlem ise bir tarla misali. Burada ne ekersek orada onu biçeceğiz. Çok net ve sade bir yaklaşım bu. İkili bir dünya sembolizmi içeriyor: Ön dünya ve öte hayat, diğer bir deyişle gerçek hayat… 

İnsanoğlunun en büyük aldanış noktası ise, gözüne ışık tutulmuş tavşan misali, dünya hayatının birçok insan için içindeki var olan güzellikleriyle kalıcı bir dünya olarak algılanma yanılgısı. Halbuki burası “fena” ve burası “fani”. Bu ise insanoğlunun hiç istemediği bir şey. İnsanoğlunun tabiatında kalıcılık yani “beka”nın kodları vardır.

Zor olan bir şey şu: Bildiğini yapamamak! Nedir bu peki? Ya da gerçek yanılsama ile sanal ve gerçek hayatın arasında çakılı kalmak. İnsan bu: Ölmek istemiyor. Ölüme giden bu tabii süreçte ise asla yaşlanmak istemiyor. Bu, insanın fıtrat dediğimiz ilahi kodlarında var: Her dem genç kalmak ve her dem ölümsüz olmak…

Yaşamak ister, ben insanım diyen herkes. Her şeyi istediği şekilde özgürce yapabilmek ister. Hep bir ölçüsüzlük vardır genlerinde. Hep bir fazlasını ister. İşte sorun da burada başlıyor.

Beden kafesine hapsedilmiş “ruh” ve kafesin içindeki “nefs”in çatışmaları…

İnsan olmanın temel göstergesi her yerde aynıdır: Güzel ahlak ve adalet.

Dinlerin temel gayesi de budur gibi bir cümle kurmayacağım zira din tektir ve o da İslam’dır. Ben müslümanım diyen bir insanın temel hareket noktası budur. Hayata bu açıdan bakar. Bilir ki, dünya fanidir ama aynı zamanda bir imtihan yeridir.

Bir müslüman yapabildiği oranda, hatalarını bilir, günahlarını da bilir ve inişli çıkışlı da olsa samimice bu yolda yürümek ister. Hayatının her safhasında, her yerde, evde, işte, orada, burada… Bilir ki “mülk” Allah’ındır. Yani gördüğümüz göremediğimiz her yer ve her şey Allah’ındır.

Bir müslüman sorumludur ve görevlidir bulunduğu, yaşadığı yerdeki her şeyden. İnansın ya da inanmasın etrafındaki insanlardan ve hayvanlardan, baharın gelmesiyle birlikte sarı ve beyaz renkleriyle dünyaya merhaba diyen o güzelim papatyalardan. Börtüsünden böceğine kadar yaşadığı bu dünyaya karşı sorumluluğu üst düzeydedir müslümanın.

Yaşadığı coğrafyadaki ve topluluktaki yerel renkleri ve desenleriyle yani örfüyle âdetiyle Kâbe’deki buluşmada bir araya toplanan rengârenk halleriyle bir çiçek bahçesi, bir gülistan gibi hepsi Hz. Muhammed (sav)’in iftihar edeceği ümmetidir. 

İncitmez. Şiddet kelimesi yabancıdır bir müslümana. Güvenilir bir insandır o. Dostu düşmanı bilir bunu. Kibardır, naziktir. Parmakla gösterilir, giyimiyle kuşamıyla, oturmasıyla kalkmasıyla. Güzel konuşur. Tertemizdir. Yardımseverdir, cömerttir. Bulunduğu yere huzur verir.  Tıpkı Peygamberi gibidir bir müslüman: Taşlar arasındaki yakut misali. 

Peki, sizce yukarıda kısa kısa da olsa özelliklerini yazmaya çalıştığım böyle müslüman var mıdır, varsa nerededir?

Bendeniz bu tarz müslümanları eski İstanbul’da az çok görüyordum. Bu bana büyük bir huzur ve güven veriyordu. Biz böyle güzeldik. Şimdilerde çok fazla huzursuzum. Sebebi bu mu olsa gerek?

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement