Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement
Diyanet Vakıf

18 Kasım 2020

Cinsiyetsiz toplum

Hayat cinsiyetler üzerinden mevcut bulur. Cinsiyetsiz toplum; iğdiş edilmiş, istikbali kapanmış, dondurulmuş, yaratıcılığını yitirmiş toplumdur. Tam da bundan dolayıdır ki son dönemde popülaritesi de işlevi de artan toplumsal cinsiyet çalışmalarının amacı toplumları cinsiyetsizleştirmek, cinsiyetsiz toplumlar oluşturarak ironik biçimde onlara kendi cinsiyetini empoze etmektir.

Bir Batı kültürü inşacısı olarak modernleşme başlangıçtan beri tahakkümünü genişletmenin ve kalıcılaştırmanın yolu olarak bilimden ama özellikle sosyal bilimlerden yararlanmanın yollarını aramıştır. 19. yüzyılın ortalarından itibaren teolojiden koparak gelişen ve kendilerine özerklik alanı inşa eden neredeyse bütün sosyal bilimler dünyayı Batılılaştırmanın ama aynı zamanda kökünü kurutmanın, kötüleştirmenin  aracı olarak kurgulanmış, işlevlenmiş ve pratize edilmiştir. Sadece ortaya çıkışları değil, süreç içerisinde kendilerini yenileme biçimleri de çağın ruhuna ve ihtiyaçlarına göre yeni disiplinlerin ortaya çıkışı da yine aynı amacı gerçekleştirme düşüncesinin bir uzantısı olarak vardır. Böylece yaklaşık iki asır boyunca ortaya çıkan neredeyse bütün disiplinler, varılan noktada tıkanan sorunları çözmeye matuf görünse bile özde Batı düşüncesinin dünyayı vardırmayı amaçladığı yolun birer durağı, güç tahkim ederek dinlenmenin, şaşmadan aynı hedefe yönelmenin ara paradigmalarıdır. 

Modernleşme başlangıçta sanayileşmenin doğal sonucu olarak eril yaşam tarzından dişil yaşam tarzına evrilmenin olanaklarını yarattı. Dişil olanın doğasından mütevellit tüketime yapılan vurgu erkek ile kadını eşitleyen paradigmayı bir müddet sonra kadın merkezli hale getirdi ama onu bir meta estetik olarak araçlaştırmanın önüne geçmedi, geçemedi. Modernizmin kimine göre üvey, kimine göre gayrı meşru evladı olan Postmodernizm ise gücü kadından da alarak eşeyliğe devretti. Böylece Modernleşmenin sözüm ona erkek egemen toplum sistematiğini kaldırıp yerine kadın egemen bir paradigma yerleştirme çabası kendini ansızın ve belki de planlı olarak erillik ve dişilliğin devre dışı bırakıldığı eşeyliğe bıraktı, hünsalık Postmodern sürecin en önemli akçelerinden birine dönüştürüldü. Kadın ve erkekten aldığı yetkiyi hünsalığa devreden Postmodernizm bu yönüyle erillik-dişillik ilişkisini reddederek gücü homoseksüelliğe ve lezbiyenliğe tevdi etti. Bütün bu süreçler boyunca feminizm ve eşcinsellik çalışmaları sadece bilimsel ortamlarda değil sanat, edebiyat. sinema ve siyaset çevrelerinde de kendine yüksek perdeden temsil buldu ve dijitalleşme süreçlerine geçişte cinsiyete yönelik ambargonun her hattı sağlamlaştırıldı.

Postmodernizm üresinin kalıntısı olarak ortaya çıkan dijital üretim alanları yola tam da onun bıraktığı yerden, toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerinden gittiler. Bu, bir bakıma modernleşmenin başlattığı yolculuğu kolektif hale getirip mesafeyi kısaltmanın, hız çağına uygun daha çabuk yol almanın, dolayısıyla geleneksel paradigmaların arkasında duran çevreleri el çabukluğu ve hokkabazlıkla ikna etmenin zahire sirayet eden kısmıdır. Meseleye böyle bakınca her şey kendiliğinden ortaya çıkıyor: Bugün dünyayı kasıp kavuran bütün bu dijitalleşme eğilimlerinin amacı nesilleri yok etmektir. Dünyanın her tarafında iradelerine el konulmuş, iğdiş edilmiş, erilliği ve dişilliği elinden alınarak üreticilik ile yaratıcılığı dondurulmuş kitleler üretmek temel hedeftir. Bitki ve hayvanların nasıl genetiğiyle oynanarak onların kodları değiştirilmiş ise birey ve toplumların genetiğiyle oynanarak onların kendilerine özgü usaresi kurutulmak istenmekte, onun yerine sentetik kurguların egemen olduğu bir sosyoloji inşa edilmeye çalışılmaktadır. Dünya sentetik gıdaları hazmedebilecek sentetik midelerin olduğu robotik bir sürece hazırlanmaktadır. İnanç dahil, içinde ahlakın da yer aldığı her türden ruh muhatabının da sentetikleştirildiği yeni bir insan modelinin çalışmaları yapılmaktadır.

Hayat karşıtlıklardan beslenir ve karşıtlık doğurganlığı tetikler. Fail ve meful hayatın doğasında var. Bütün zamanlarda maruz kalanlar ve maruz bırakanlar vardı. Doğa maruz bırakır, insan maruz kalır. Güçlü maruz bırakır, dayanıksız maruz kalır. Zaman maruz bırakır, mekan maruz kalır. Allah maruz bırakır, insan maruz kalır ve bu kötü bir şey değildir. Güçlerin eşitlenmesi diye bir şey yoktur. Cinsiyetlerin eşitlenmesi diye bir şey yoktur. Toplumların, inançların, kültürlerin ve soyların eşitlenmesi diye bir şey yoktur ve her zaman domuzlar biraz daha eşittir. Bu sebeptendir ki korona salgınının da içinde bulunduğu süreci üreten, geliştiren ve yöneten akıl hayatın her alanında cinsiyet eşitliği vurgusu yaparak insanları kendi paradigmalarına maruz bırakmak istiyor. Bu sebeptendir ki söz konusu süreçteki fiili durum bir taraftan insanları cinsiyetten arındırılmış dijital ekranlara baktırırken öteki taraftan toplumsal cinsiyet çalışmaları ile ekrana uygun hale getiriyor. Geleneksel hayatın da hayatın bizatihi kendisinin de buyurduğu yasalardan, erillik ve dişillik yasalarından, üreme ve çoğalma yasalarından, normal oluş ve normatifleşme yasalarından uzaklaşılarak yeni bir doğa, yeni bir normal, yeni bir yasal alan kurgulanmaktadır. İçinde İstanbul Sözleşmesinin de bulunduğu son dönemdeki küresel bütün sözleşmeler bu yeni normalin, bu yeni paradigmanın, bu yeni kurgunun uzantısından başka bir şey değildir. İçinde ücretsiz tablet dağıtımlarının, cep telefonu metastazlarının, en uzak beldeye bile çakılan sinyal vericilerinin ve aşılanmazsa herkesin  hayati tehlikesinin bulunduğu söylemlerin de yer aldığı her türden icraat yine aynı aklın hayatın bütününe ulaşma çabasından başka bir şey değildir. Sadece bunlar değil elbette: Kavramların bile erillik ve dişillikleriyle oynanarak güç törpülenmekte, cinsiyetsizlik ve iğdiş edilmişlik kolektif şuura mal edilmeye çalışılmaktadır. Hayatın her alanındaki sonu oğlu ile biten kavramların ayıklanması, ve nötr eklerle biten kelime gruplarının özendirilmesi de bundan vareste sayılmaz. Ademoğlu değil, insanoğlu, o da değil insan evladı, o da değil kişi evladı…  Kadın bir şeydir, erkek bir şeydir, çocuk bir şeydir. Kişi nedir ki?

Atomlardan başlayarak insana ve peygamberlere uzanan bütün oluş haritası bir cinsiyet içgüdüsüyle hareket eder. Biri eril diğeri dişil ektron ve nötronlar yoksa atom yoktur; atom yoksa toprak, toprak yoksa bitki, bitki yoksa hayvan yoktur; kadın yoksa erkek, erkek yoksa kadın ve çocuk yoktur. İçinde cinsiyetin bulunmadığı hiçbir canlı form düşünülemez. Cinsiyetin olmadığı yer ölümün bile değil, yokluğun kol gezdiği yerdir. Çünkü ölümün ve ölülerin bile bir cinsiyeti vardır. Hayat, cinsiyetler üzerinden kendini geleceğe aktarır. Bireysel veya toplumsal, hiç fark etmez. Ve cinsiyeti alındığında sürü olmaktan başka, bir toplumdan geriye ne kalır?