20 Temmuz 2021

Hac Arafat, Kurban teslimiyettir

 

Hazreti İbrahim’i ateşten daha büyük bir imtihan bekliyordu. O şimdi yıllardır evlat hasreti ile yanıp tutuşan yüreğini tam teskin etmişti ki, Allah’ın emrini yerine getirme adına Mina’da keskin bıçağı, oğlu İsmail’in naif boğazına dayayacaktı.

Yaşlı baba elinde bıçak, önünde ana Hâcer’den süt yerine teslimiyet emmiş bir oğul olan Hz. İsmail’in boğazını kesmeye çalışıyor; ama bıçak bir türlü kesmiyordu. Gözleri bağlı olan İsmail, babasının şefkatten dolayı kesmediğini zannederek, “Kes Baba! Sen Allah’ın emrine karşı mı geleceksin?..” diyordu.

İbrahim, o rahmetin babası, yüreğine taş bağlayarak büyük bir teslimiyet ile kesmeye çalışıyordu, ama bıçak aldığı bir emir gereği kesmez olmuştu. Nuh’un gemisini sahili selamete ulaştıran, Musa’nın asası ile Kızıldeniz’i ikiye ayıran, balığın karnını Yunus’a güvenli bir mekan kılan, ateşi İbrahim’e serin ve selamet yapan güç, şimdi de keskin bıçağa “kesmeyeceksin”, diyordu. Bıçak da kesmiyordu. Ve baba-oğul teslimiyetlerinin karşılığını kazanıyorlardı.

Kurban; ateşten daha büyük imtihan...

*

Aradan yüzyıllar geçiyor, İbrahim’in rolünü dede Abdulmuttalib, oğul İsmail’in rolünü ise baba Abdullah oynamak üzere sahneye çıkıyordu. Dede Abdulmuttalib Cürhümilerden beri kayıp olan “zemzem”i ilahi bir işaret ile aramaya koyuluyor, zemzemden önce büyük bir hazine buluyordu. Mekkeliler bu hazinede hak iddia ediyor, dede Abdulmuttalib bu hazinenin Kabe’nin hakkı olduğunu söyleyince aralarında büyük bir tartışma yaşanıyordu. Mekkelilerden bazıları, “Ey Abdulmuttalib! Sen şimdi bize bir tek oğlun olan Haris’le mi karşı geleceksin?..” diyorlardı. Bu söz Abdulmuttalib’e öyle bir dokunuyordu ki, orada ellerini semaya kaldırıp, “Allah’ım, görüyorsun bu kara yüzlü adamları. Ne olur bana 10 erkek evlat versen de, Senin evini bunlara karşı savunsam. Eğer bana 10 erkek evlat verirsen, birini Senin yolunda kurban edeceğim” diye yakarıyordu.

Allah bu kulunun duasına icabet ediyor; Abdulmuttalib hem zemzemi bulduruyor, hem de 10 erkek evladın sahibi oluyordu. Artık verilen sözün yerine getirilme vakti. Oğullar arasında kur’a çekiliyor, kurban olmak en küçük oğul Abdullah’a isabet ediyordu. Baba-oğul yüzyıllar öncesinde ataları Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in rolünü onuyordu. Fakat yine ötelerden gelen bir Rahmet, İsmail’i kurtardığı gibi, Abdullah’ı da kurtarıyordu.

İsmail yaşamalıydı, O’nun soyundan Abdullah gelecekti. Abdullah da yaşamalıydı, çünkü O’nun soyundan da Âlemlerin Sultanı Efendimiz gelecekti. İki kurbanlık babanın oğlu, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed.

Kurbanlık babaların çocuğu olan Peygamber Efendimiz, âdeta bize bu kıssalarla kurbanın arkasında duran asıl ruhu hayatı ile öğretircesine; “Kurban teslimiyettir” diye haykırmaktadır. İbrahim’in kurbanı İsmail, Abdulmuttalib’in kurbanı Abdullah’tı. Kesilen her koyun, koç, sığır ve deve birer semboldür. Asıl kurban edilmesi gereken yüreklerdeki İsmaillerdir.

*

Hayat, imtihandan ibarettir. Bu çileli imtihan yolculuğunda attığınız her adımla gözünüze hayata dair enteresan sahneler takılır. İsteseniz de istemeseniz de gözünüzü ve gönlünüzü kaçıramazsınız bu sahnelerden. Boşalan saat zembereği gibi kah bir gayya kuyusuna, kah bir ulvî çağlayandan yukarılara doğru savrulursunuz.

Bazen açlıktan ölmek üzere olan bir Arakanlı çocuğun ümitsiz bakışlarını...

Bazen Filistinli bir çocuğun İsrailli askerlerin ölümcül kurşunlarıyla hayat hakkının gasbedilişini...

Bazen Afrika’da kıtlık sonucu ölen çocuğunu toprağa kendi elleriyle gömen bir annenin çaresizliğini...

Bazen kendi yurdunu işgal eden zalimlerin zulmüyle hicrete zorlanan bir annenin, kucağındaki yavrusunu teselliye çabalayışını...

Bazen zalim Esed’in fedaileri tarafından atılan bombaların dehşetinden kaçanların, üzerlerindeki yanan giysileri feryatlarla sağa sola fırlatış sahnelerine takılır kalırsınız. Ve bitip tükenmek bilmeyen bu “bazen”lerin devamlarındaki sahneleri hatırladıkça, yüreğiniz derinden yaralanır; hem de dinleri, dilleri, renkleri ve coğrafyalarının ne olduğuna hiç aldırış etmeden.

*

Siz de onlardan biri oluverir, onlar gibi feryada başlarsınız, yüreğinizin bir köşesinde. O anda yüreğiniz; mekanlar üstü bir mekana dönüşüverir. En bunaldığınız anda Asr-ı Saadet’ten yapraklar açılır önünüze; hoyratlıklar, vahşilikler, hayasızlıklar, gaddarlıklar yelkenlerini birden bire indiriverir.

Çevrenizde olup bitene duyarsız kalamaz, Rahmet Peygamberi’nin insanlığa sunduğu manifestoya kapılarınızı sonuna kadar aralarsınız...

Mekke’de diri diri gömülen kız çocuklarının çaresizliklerini görür, çocuğunuzun başını okşarsınız...

Dostun dostu ve vefanın en güzel örneği Hz. Sıddık-ı Ebû Bekir’i hatırlar; basarsınız bağrınıza en yakınınızdakileri, onlar vuslata ermeden ve hiç bir şey geç değilken...

Hayatın dengesi olan Hz. Ömer’in adaletini anlamaya çalışır; caniliğe, cehalete, hırsızlığa, arsızlığa, namussuzluğa isyan edersiniz...

Peygamber ve meleklerin utandığı mahcubiyet makamı Hz. Osman’ı hisseder; gözleriniz kan çanağına dönünceye kadar ağlar, Yaradanınıza iltica edersiniz...

Günahın firar ve hicret ettirdiği Hz. Zeyd’i anlar; bitmişliğin ve umursamazlığın ayyuka çıktığı dünyada günahlardan firar etmenin yolunu keşfedersiniz.

*

Ve perdeler açılır, hiç beklemediğiniz bir anda. Maddeden manaya hicretin merkezinde “Evrensel Kongre”nin banisi oluverirsiniz birdenbire. Kapılırsınız bir anafora “Lebbeyk Allahûmme Lebbeyk...” telbiyesi eşliğinde, çıkmak ne mümkün. Bağlanırsınız tâ derinden, hatta en derinden; dudaklarınızda O’na yakınlığın yankısı, gözlerinizde O’na hasretin parıltısı...

Safa ile Merve arasında sa’y ederken, kiminiz anne Hâcer, kiminiz oğul Hz. İsmail’dir. Çırpınışlarınız tevekküle, teslimiyetleriniz bereketin tezahürü olarak en sıkıntılı anda “zemzem” şelalelerine dönüşür. Gün artık Arafat’tan Müzdelife’ye oradan da Mina’ya “Cennet Irmakları” gibi akma günüdür. Kâbe’den uzaklaşıp, onun Sahibine yakın olma günü; bir duruş, bin duruluş ve Hz. İbrahim gibi vuslatta diriliş günü.

Mina; şeytanın taşlandığı, şeytanı taşladıkça gönüllerin paklandığı yerdir sizin için. Kâbe’yi tavaf, Safa ile Merve arasında sa’ydan sonra diriliş gününün nişanesi “bayram”dır artık.

Bayramı bayram yapmak için, İsmail olmak gerek... Bayramı bayram yapmak için İsmail’den ziyade İbrahim olmak gerek; bağlandığınız bütün zincirleri tek tek kırarak ve gördüğünüz rüyaya inanarak. Ve ardından, “İsmail’im, rüyamda seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?..” sorusunu ciğerparene, yoldaşına, biricik evladına sorabilmek...

Ve hiç düşünmeden, “Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun” (Sâffât, 102) cevabı karşısında vuslatta var olmak için, İsmail’in ensesindeki her darbeye İsmail’den çok teslim olabilmek...  Her darbeyle içimizdeki tutsak güvercini ilahi göklere doğru pervazlandırabilmek... Ve Yüceler Yücesi’nin: “Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik...”(Sâffat, 107) müjdesiyle müjdelenmek... İşte teslimiyet, işte insanı derinden sarsan mükâfât!...

Bayram sabahı kalkıp kurban ettiğimiz İbrahim’in içindeki İsmail’dir! İsmail kim? Heva, hevesten arınıp Rabbine sorgusuz sualsiz teslim olan irade. Kurban; teslimiyet, Yaradana boyun eğiş, kurtuluş ve özgürlüğün şifresidir.

***

 

LEBBEYK ALLAHÜMME LEBBEYK...

Bugün 10 Zilhicce... Kurban Bayramı... Safa ile Merve arasında koşuşturarak vuslata eren Hâcer gönüllü anaların bayramı... Mina’da İsmaillerini kurban edebilen İbrahimlerin bayramı...

Fakat maddeden manaya hicret edenlerin yurdunda bu bayram hüzün var. Yüce Rabbimizin, “İnsanların içinde Hacc’ı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.” (Hacc, 27) buyruğu için  “Evrensel Kongre”ye yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) adı verilen görünmez bir hastalık set çekti. Ümmetin ekseriyeti bu kutlu mevsimde Allah’ın yeryüzündeki evi Beytullah’ta, şehirlerin anası Mekke’nin kalbi Kâbe’de, hidayet ve bereket makamında buluşamadı.

Kutlu çağrıya, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. Lâ şerîke lek!” (Buyur, Allah’ım buyur! Davetine koşarak icabet ettim. Senin hiçbir ortağın yoktur. Hamd, nimet, mülk Sana özgüdür. Senin hiçbir ortağın yoktur) telbiyeleriyle, boyun eğip tâzimde bulunamadı. Bu yıl Hac “Hüzün Mevsimi”ne denk geldi.

Âşıklar ordusu; insanlık medeniyetinin beşiği Medine’nin kalbi Mescid-i Nebevî’de Allah’ın Nebisi, Efendiler Efendisine sâlât ve selamlarını güvercinlerin kanat çırpışları eşliğinde tevhid senfonisine dönüştüremedi.

*

Haccınız mebrûr, vakfeniz makbul, sa’yiniz meşkûr, kurbanınız kabul, bayramınız mübarek olsun.

 

HAMİŞ:

Suudi Arabistan’da hac ibadeti, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) önlemleri altında yapılıyor. Önceki gün Kâbe’de ilk tavaflarını yaptıktan sonra Mina’ya çıkan hacı adayları, dün Arafat’ta vakfeye durdu. “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. Lâ şerîke lek!” telbiyeleri eşliğinde; “gücümüz tükendi, Muhammed ümmetinin hüznü, kederi, sıkıntısı haddini aştı” dualarıyla dirlik ve birlik için gözyaşları döküldü. Bu yıl Hac farizasını sadece 60 bin Suudi vatandaşı yerine getirdi.

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement