15 Nisan 2021

Herkese kırk numara olmuyorsa eğitimde yaptığımız nedir?

Türkiye Özel Okullar Derneği'nin çevrim içi düzenlediği 'Eğitimde Dijital Dönüşüm' programına katılan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yaptığı konuşmanın bir yerinde dijitalleşmenin tetiklediği dönüşümün kitlesel eğitimden kişisele doğru bir yön içerdiğini belirterek şu tespitte bulunuyor: “Bu insan doğasına daha uygun bir yaklaşım denebilir ama yine de içinde riskler barındıran yaklaşım. Sadece kitlesel eğitim, eğitimin doğasına aykırı. Herkese 40 numara ayakkabı vererek ya da herkese aynı içerik, aynı kitap, aynı yöntem; bunun aslında eğitimin doğasına aykırı olduğunun hepimiz farkındayız. Kişiselleştirmeyi nasıl yapacağız? İşte tam da burada eğitim teknolojilerinin büyük katkısı devreye giriyor. İnsanların kendi doğalarına uygun, potansiyellerini ortaya çıkarabilecek ortamlar oluşturmada üretmenin rolü, teknolojinin rolü önem kazanmaya başlıyor.”

Teknolojinin eğitimde ne tür yapısal dönüşümlere yol açtığı gibi tartışmalara ihtiyacımız olduğu açık. Özellikle salgın sürecinin ardından yaşadıklarımız dikkate alınırsa. Ancak Sayın Bakanın tespitinde başka bir hususa dikkat kesilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sayın Bakanın konuşması hem kamusal işleyişimizin hem de kullandığımız kamusal dilin keyfe kederliliğin müşahhas bir örneği. Açalım biraz daha. Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi Huntington, Türkiye’yi “yırtık ülke” olarak tanımlıyordu hatırlanacağı üzere. Bu tanımlama daha çok yaşadığımız modernleşme sürecinin ortaya çıkardığı toplumun siyasal, kültürel ayrışmasını, bölünmesini tanımlıyordu. Sayın Bakanın konuşmasında ise somut bir şekilde karşımızda beliren başka tür bir “yırtılma”dan bahsedebiliriz. Bu yırtılmayı ayrı evrenler şeklinde işleyen bir söz/konuşma ve eylem evrenleri olarak tanımlamak gerekiyor. 

Bu ayrışmış evrenlerin birbirine değmediği sıra dışı bir işleyişimiz var. Bakanın konuşmasından alıntıyı bu yüzden yaptım. Zorunlu, kitlesel bir yapıyı yaşadığımız olağanüstü koşullara rağmen tahkim eden MEB’in en yetkili ağzı sürdürdüğümüz sistemin saçma olduğunu ifade ediyor. Mesele şurada: Soyut, spekülatif, bağlamdan bağımsız bir konuşma olsa söylenen sözleri tolere etmekte sıkıntı yaşamayız. Ancak sözler doğrudan yürürlükteki uygulamayı hedef aldığı için kaçınılmaz şekilde ortaya garip bir durum çıkıyor. İnsan doğasına aykırı ise kitlesel eğitim (ki bunun bir de zorunlu ayağı var ve bu konuşmada zorunlu eğitimin insan doğasına aykırı olduğu dile gelmiyor) pek çok ülkenin devlet teşkilatını gölgede bırakacak ve sayın bakanın Temmuz 2018’den bu yana başında olduğu bu yapının kitlesellik karakterinde ne tür dönüşümler gerçekleştirdi diye bir sorgulama içinde olmamız gerekmez mi? Bu eğitim insan doğasına aykırı ise MEB nasıl böyle duruyor ve siz geçmişten devraldığımız yapının doğasında anlamlı hiç bir değişikliğe gitmeden mevcudu sürdürerek nasıl bakanlık yapıyorsunuz? Bakanlık yapıyorsanız bu sözleri nasıl ve niye söylüyorsunuz? 

Sayın Bakanın yaptığı tespite itiraz ettiğim düşünülmesin. Yıllardır eğitim-öğretim faaliyetlerimizin kitlesellik-zorunluluk boyutunu en önemli mesele olarak değerlendiren birisi olarak bu tespitten normal koşullarda memnun olurum. Ancak gel gör ki yukarıda da değindiğim kamusal işleyiş ve kamusal dil karşımıza çok daha zor ve çetrefilli bir durum çıkarıyor. Nedir bu ve bunu nasıl izah edeceğiz? “Yırtılmışlık” olarak nitelendirdiğim bu husus her biri birbirinden kötü olan iki durum çıkarıyor. Birincisi kısaca bildiğiyle amel etmeme olarak değerlendirebileceğim husus. Yani mevzunun, meselenin ne olduğunu biliyorsunuz ancak mevzunun, meselenin gereklerini karşılayacak bir eylemliliğe girişmekten, bireysel, sosyal veya politik sebebi ne olursa olsun, imtina ediyorsunuz. Bu izaha muhtaç bir durum. Zira konuşma ve eylem arasında bir bağ, bir bağlantı yoksa, her biri birbirinden bağımsız işleyen tabiri caizse ayrı evrenler ise o zaman alanla ilgili konuşmanın da, bir şeyler yapıyor olmanın da anlamı yok demektir.

İkincisi ise, daha da vahimi, ne konuştuğumuzdan, ne yaptığımızdan büsbütün habersiz olmak anlamına gelir ki açık konuşmak gerekirse Türkiye’nin durumunun bu olduğu anlaşılmaktadır. Yani tarihsel olarak aktarıla gelen bir eğitim-öğretim pratiği var ve bu her türlü dış müdahaleyi püskürtebilecek sertlikte bir kurumsal varlığa dönüşmüş durumda. Bu kurumsal varlığın devamını pürüzsüz şekilde sağlayan şey ise eğitim-öğretim konuşmasının yürürlüktekinin paradigmasına halel getirmeyecek bir alanda ve yüzeysellikte yapılıyor olmasıdır. Bu öyle bir ahval oluşturuyor ki kitlesel eğitimin en katı ve hoyrat olanını sürdürürken kitleselliğin eğitimin doğasına aykırı olduğu tespitini de eşzamanlı olarak yapabiliyorsunuz. Bir tarafta zorunlu, kitlesel bir yapıyı tahkim edersiniz, aynı zamanda bu tahkimatın içinde kitlesel, zorunlu eğitimi yermek için yazılmış kitabı Talim Terbiye Kurulu’nun önerisi olarak “bütün” öğretmenlerin sene başında okumasını resmi yazıyla isteyebilirsiniz. Bu işleyiş kendi başına mantıksal bir kurgudan, iç tutarlılıktan yoksun olduğu için gördüğünüzü yapıp istediğiniz gibi konuşabilirsiniz. Ne konuştuğuna, ne yaptığına dair bir farkındalığınız yoksa, konuştuğunuz ve yaptığınız şeyin neye karşılık geldiğinin şuurunda değilseniz şüphesiz kitleselliği tahkim edip bireyselliğin faziletlerini anlatabilirsiniz. Türkiye’de eğitim mevzusu maalesef bu yırtılmışlık içerisinde birbirine değmeyen bir söz ve eylem pratiği olarak nasıl gelmişse öyle gitmeye devam ediyor.

 
Advertisement Advertisement