İstasyondaki hamile kadın

İstiklâl’in sesi ve şairi Mehmet Âkif, kendisine verilen görevlerin bir gereği olarak Batı’yı ve Doğu’yu ziyaret edip görme imkanına sahip olmuştur. Bu vazifeler, Hicaz çöllerinde olduğu gibi, Batı’nın/Avrupa’nın önemli başkentlerinden birisi olan Berlin’de de olabiliyordu. Düşünürüz bu vesilelerle hem Doğu’yu hem Doğu’yu görüp, inceliyor, araştırıyor ve bütün bunları kâğıda döküp yazıyordu.

İki Cihan harbinden birincisinin yaşandığı bu dönemler için, her coğrafya ve her olay ayrı bir önem kazanmaktaydı. Âkif’in Hicaz çöllerindeki, bir anlamda istihbaratî vazifesi sırasında yaşananlar, belki sıradan bir hadise, ancak içinde bulunulduğu zaman ve mekânı anlatması açısından kıymetli bir olaydır. Bu olayda Mehmet Âkif’in fedakâr, cesaretli ve vefalı tutumu, hikmetli ve ibretli nasihatler olarak düşünülebilir.

Torunu Selma Argon’un anlattığı hatıra, Dedesi Mehmet Âkif’in çöllerdeki Hicaz Demiryolu’nun bulunduğu bir hatta geçmektedir.  Çöldeki tek binalı bir istasyonda geçen hadise, yüzyıl sonra düşündürücü özellikler taşımaktadır.

Olay, Hicaz Demiryolu’nun el-Muazzama İstasyonu’nda geçmektedir. Bu tren istasyonu, aslında bir çöl istasyonudur. Çöl İstasyonunun dışında çevrede hiçbir bina veya müştemilat mevcut değildir. Burada görevli memur ve ailesinin dışında hiç kimse bulunmamaktadır. Ne bir insanın ne de bir hayvanın bulunmadığı bu istasyon, ağaç ve yeşillikten nasibi olmayan bir duraktır.

İstasyon içinde, bir bekleme salonu ve bir de memurun kalması için barınak şeklinde mekân bulunmaktadır. Tren istasyondaki memurun ve ailesinin hali çok perişandır. Sefalet, fakirlik ve yokluk ailenin üzerinde belli olmaktadır. İnsanların oturması için sandalye dahi olmayan bu yerde, oturmak için ancak otla doldurulmuş minderler bulunmaktadır.

Çöldeki tren istasyonunda kalan bu aileyi, yakında gerçekleşecek bir doğum beklemektedir. Nitekim istasyon memuru, Âkif ve Teşkilat-ı Mahsusa’yı kuran Eşref Kuşcubaşı’dan, çaresizlik içerisinde, utanarak ‘sizde eski çamaşırlar varsa bari verin de doğacak çocuğa saralım’ diyerek mahcup bir şekilde yardım talebinde bulunur. Yani üç-beş gün içinde doğacak çocuğu saracak bez ve kıyafet bile bulunmamaktadır.

Memurun sözlerini işiten Âkif’i, büyük bir hüzün kaplar ve üzülür. Eşref Bey’e bakarak, ‘bu kadına yardım elzem. Ortada çok ciddi bir tehlike mevcut. Doğacak çocuğun hayatı tehlikede. Ben trene atlayıp hemen Şam’a gideyim, ne lazımsa alıp getireyim” der. Kuşçubaşı Eşref itiraz eder, teklifi uygun görmez. Âkif’i ikaz etme ihtiyacı duyar: “Aman Âkif, Şam’a oradan tekrar buraya en aşağı beş gün, beş gece bir yolculuk yapman lazım. Halbuki aylardan beri çölde yolculuk yapıyoruz. Bu kadar yorgunluktan sonra, henüz bir gece bile dinlenmeden, bu uzun yolculuğu nasıl yaparsın?” sözlerinin karşılığında, merhametli İstiklal Şâirimizin ağzından şu ifadeler dökülür: “Yorgunluk mühim değil, ortada bir felaket var. Ah, yoksulluk ne müşkül şeydir, sen bilir misin? Benim ciğerim parçalandı.”

Kuşçubaşı Eşref’in uyarılarını dinlemeyen Mehmet Âkif, daha fazla beklemeden yola çıkar. Beş gün sonra çok sayıdaki ihtiyaç malzemesiyle birlikte geri döner. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitap bir vaziyette geri dönen Âkif, el-Muazzama tren istasyonundaki hamile kadının muhtaç olduğu eşyaları getirmekten dolayı huzurlu ve sevinç içindedir. Sonraları Eşref Bey bu hadiseyi anlatırken onun gibi vefakâr ve cefakâr birisini asla tanımadığını ifade ederken şu sözleri de ilave eder: “Ah mübarek Âkif! Şehinsahlara boyun eğmeyen Âkif! Sefaletten kalan bir kadına yardım için, altmış üç derece sıcaklıktaki çöllerde aylarca dolaştıktan sonra bir gece bile istirahat etmeden beş gün, beş gece vagonlarında yattın.” (Fatih Bayhan, Dedem Mehmet Âkif, 174-177)

Fakir, muhtaç ve mazlumlar için bu kadar fedakâr ve cömert olan Âkif, gücü elinde bulunduran zâlimlere karşı ise hakkı söylemekten asla çekinmez. Bundan dolayı çıkarmış olduğu Sırat-ı Mustakim ve Sebilürreşad sık sık kapatılmakla karşı karşıya kalmıştır.

Âkif’in, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılması, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte olmuştur. Meşrutiyet’in ilanından dört gün sonra Âkif, ‘Cemiyet-i Mukaddese’ olarak isimlendirilen İttihat ve Terakki’ye katılır. Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatih Gökmen Hoca, Mehmet Âkif’i, taraftarlarınca ‘Kutsal Dernek’ kabul edilen İttihat ve Terakki’ye götürerek cemiyete katılmasını sağlamıştır.

Cemiyete girme kuralları gereği olarak, İttihat ve Terakki hakkında bilgi verildikten sonra, sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için gerekli yeminin yapılmasına sıra gelir. Ancak silah ve Kur’ân üzerine el basılarak yapılan yemin merasiminde bir sorun çıkar. Fatih Gökmen, bizzat yemin törenini yönetir. Ancak yemin metninde geçen ‘Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım’ ifadesine, Âkif itiraz eder, kabul etmez, böyle bir yemini etmeyeceğini söyler. ‘Ben ancak, meşru olan emirlere uyarım, mutlak söz veremem’ diyerek reddeder. Bu olaydan sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girecek olanlara, Âkif’in teklif ettiği şekliyle yemin ettirilir. (Bayhan, Dedem Mehmet Âkif, 182)

Cesur ve ilkeli olan Mehmet Âkif, en üst yöneticilere karşı bile bu duruşundan taviz vermez. İttihat ve Terakki’nin iktidarda olduğu günlerde Sadrazam (Başbakan) Talat Paşa, Mehmet Âkif ve Eşref Edib’i nezârete (bakanlığa) davet eder. Söz arasında Talat Paşa, “Âkif Bey, şu Merkez-i Umûmi’dekilerle anlaşsan olmaz mı” diyerek Ziya Gökalp ve arkadaşlarını hatırlatınca, yerinden hiddetle kalkan Âkif, ellerini Sadrazamın masasının üzerine koyarak “Sen bizi bunun için mi çağırdın? Anlaşmak ne demektir? Bizim şahsî bir emelimiz, bir gayemiz mi var? Bizi simsar mı zannettin? Teessüf ederim”, sözlerini söyleyerek, selam vermeden, izin almadan arkasını döner çıkar ve gider. Âkif’in sözleri karşısında âdeta dili tutulan Talat Paşa, “Edirne’den tanıdığım Âkif, hiç değişmemiş” diyerek hayretini gizlemez. (Bayhan, Dedem Mehmet Âkif, 182)

Baskı ve tehdit karşısında Âkif, hiçbir zaman yılgınlık ve ümitsizliğe düşmez. Mücadele etmek, itiraz etmek ve hakkı söylemek, Âkif’in kimliğidir. 1914 yılında meydana gelen olayların biri, bu vasfını açık bir şekilde göstermektedir. Seferberlik zamanıdır. Âkif ve bir arkadaşı Sebilürreşad yazıhanesinde beraber yemek yemekteler. Âkif’in evinden getirdiği kuru fasulye yemeğini yerken, İttihat ve Terakki iktidarının Dahiliye Nezareti’nden (İçişleri Bakanlığı) bir görevli gelir. “Nâzırın (Bakan) selam ettiğini ve yazılarında o kadar ileri gitmemesini rica ettiğini” ifade eder. Tehdit ve baskı kokan bu sözlerin ardından “Âkif pür-hiddet yerinden fırlar ve şöyle haykırır, ‘Nazırına söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye yeme aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam!”

Mehmet Âkif’in torunu Selma Argon, bu hatırayı anlattıktan sonra, o günlerin içinde bulunduğu siyasal ve sosyal durum hakkında şunları söylemektedir: “Bu cevabın verildiği günler, seferberliğin olduğu, herkesin karnını doyurmakta güçlük çektiği günlerdir; İttihat ve Terakki erkanı tarafından Büyükada’da verilen ziyafetlere, hücumbotla İstanbul’dan dondurma getirildiği zamanlardır.” (Bayhan, Dedem Mehmet Âkif, 178)