09 Aralık 2020

Vahiy ve tabiatı ıı

Geçen yazımızda Öztürk’ün konuşmasından yola çıkarak üç temel itirazımızı sıralamıştık. Şimdi bu itirazlarımızı problem yaptığımız noktalara dikkat çekerek açmaya çalışalım. 

Öncelikle lafız ve mana açısından vahiy konusunda iki temel görüş vardır. Birincisi, Vahyin hem lafzının hem de manasının Allah’tan (CC) olmasıdır. İkincisi de, Vahyin manasının Allah’tan lafzının da Hz. Muhammed tarafından söylenmesidir. Öztürk’ün ikinci görüşten yana olduğu anlaşılıyor. Fakat Öztürk’ün konuşmasından anlaşılan başka bir durumdur. O, bahsedilen surede geçen ifadelerin mealen söylemek gerekirse, Hz. Muhammed tarafından bazı müşriklere kızgınlık (içinin yanması) sonucu söylendiğini beyan etmektedir. 

Bunun sonucunda zihnimizde şu sorular beliriyor. Birincisi, Hz. Muhammed o ifadeleri Kur’an’a Allah’ın onayı olmadan mı yerleştirmiştir? Eğer böyleyse, Kur’an’ın manasının Allah’tan olması fikri de aşılmış olmaktadır. Diğer yandan böyle bir durum, peygamberin sıfatı olan “Emanet”ten, kelami birçok unsura kadar İslam’ın iç örüntüsünün yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Yok eğer Hz. Muhammed’in bu ifadeleri Allah’ın onayından geçmişse (konuşmacı bunu kastetmişse) bu durumda, o ifadelerin ilahi onay aldığı anlaşılır. O zaman sorun nedir?

Öztürk’ün sadece üslup değil ifade açısından “Kur’an kadrajının Hicaz içerisine sıkıştığı” ifadesi, yapısökümüne uğratıldığında kanaatimizce birkaç sorun kendisini hemen faş edecektir. Birincisi, bütün evrensel unsurlar yerellikten başlarlar. Bahsi geçen ayetler ilk inen surelerdendendir ve dolayısıyla Kur’an’ın total hacmi dikkate alınmadan buraya dayanarak Kur’an’ın ufkuna dair böyle bir iddia en azından aceleci bir genellemedir. 

Meselâ; bugün evrensel olduğu iddia edilen “İnsan Hakları Beyannamesi”nin gelişim çizgisi izlendiğinde, nasıl bir yerellikten başladığını görebilirsiniz. Diğer yandan bu haklar manzumesi küresel olmakla birlikte (evrensellikten farklı olarak küresel) hala büyük oranda Batı yerelliğinin birçok açıdan izlerini de taşımaktadır.

Konuşmada Kur’an’ın evrensel ufku sorunsallaştırılırken, bu evrenselliğe ve evrensellik ifadelerinin nasıl olacağına konuşmacımız karar vermektedir. Halbuki kendisi de bir tarihselliğin içinden konuşan Öztürk, insanlığın bugün durduğu yerden ve tarihten buna karar vermektedir. Dolayısıyla kendi tarihselliğinin sınırlarını aşarak konuşmaktadır. 

Burada konuşmacının metninde kendisi ifade etmemekle birlikte, Hegelyen ve ilerlemeci bir bakış açısının izlerini de görmek mümkündür. Zira kendi tarihselliğinin mutlaklaşması, bir yandan en azından konuşmada geçen barış, evrensellik vb. kavramlar üzerinden bugünün geçmiş bir tarih üzerinde tahakküm kurmasını getirmektedir. Diğer yandan içinden konuşulan “bugün”, Geist’ın tarih içinden süzülüp gelerek Tanrı’nın mükemmellik olarak kendisini açık ettiği bir zaman dilimi gibi durmaktadır. 

İkincisi, sınırlı, tarihsel bir varlık olarak insanın evrensel bir ifadenin, hele bunu söyleyen Tanrı ise, nasıl olması gerektiğini belirlemeye çalışması kendi aklını mutlaklaştırmak demeye gelir. Tarihsel ve hermenötik tartışmalarında bu tür nesnelleştirmelere varmadan metin ve ortam arasında ilişkisellikler kurulması beklenir ve bu da son kertede sübjektif bir statü taşır. Zaten postmodern perspektifle birlikte tüm mutlaklaştırmalar eleştiri konusu olmuştur. Konuşma bu ilişkisellik boyutundan taşarak belirlemeler yapmaya çalışmakta; dolayısıyla tarihselliğin izin verdiği hacimden dışarı taşmaktadır.

Bu tür konuşmaların bilimsel ve verimli tartışmalar ürettiği oranda yapılması, aslında toplumların sağlıklı inşası için işlevseldir. Ancak bilimsellik ve fikir tartışmalarından çıkıp içeriği boş taraftarlıklara doğru savrulduğu oranda anlamını yitirmektedir. Tam da bu sebeple yazılarımı fikri kritik sınırları içinde tutmaya gayret ediyorum.   

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement