İman sadece dilde kalan bir söz değildir.
İman, insanı secdeye götüren bir teslimiyettir.
İman, harekete geçmeyen bir iddia değil; hayatı değiştiren ilahî bir kuvvettir.
Bugün birçok insan imanı sadece kalpte saklanan bir duygu zannetmektedir. Oysa Kur’ân’ın anlattığı iman; insanın hayatına yön veren, davranışlarını değiştiren, Allah’a kulluğa çağıran canlı bir hakikattir. Çünkü gerçek iman, sahibini hareketsiz bırakmaz.
İman aksiyon ister.
İman amel-i salih ister.
İman namaz ister.
İman fedakârlık ister.
İman teslimiyet ister.
Kur’ân-ı Kerîm’de “iman edenler” ifadesi çoğu zaman “salih amel işleyenlerle” birlikte zikredilir. Çünkü Allah Teâlâ, imanın kuru bir iddia değil, yaşanan bir hakikat olmasını istemektedir:
“İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlarındır.”
(Ra‘d 13/29)
Bugün nice insan “Kalbim temiz” diyerek ibadetten uzak bir hayat yaşamaktadır. Namazsız, Kur’ân’sız, dua ve kulluktan kopuk bir yaşamın imanı ayakta tutacağını sanmaktadır. Hâlbuki korunmayan iman zamanla zayıflar; beslenmeyen ruh çöker.
Çünkü iman da canlıdır. Beslenmezse zayıflar, korunmazsa kirlenir.
Nitekim Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kul ile küfür arasında namazın terk edilmesi vardır.”
(Müslim, Îmân, 134)
Bu hadis, namazın imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Namaz, müminin Rabbine bağlılığının ilanıdır. Secdesiz bir hayat, zamanla kalbi katılaştırır; ruhu karartır.
Allah Teâlâ gerçek müminleri şöyle tarif etmektedir:
“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, kendilerine O’nun ayetleri okunduğunda imanları artar ve yalnız Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılarlar…”
(Enfâl 8/2-3)
Demek ki iman sadece inanmak değildir; hissedilen, yaşanan ve davranışa dönüşen bir hakikattir. Gerçek iman; insanı haramdan uzaklaştırır, mazluma merhamet ettirir, kötülüğe karşı ayağa kaldırır.
Bugün ümmetin en büyük problemlerinden biri de imanı hareketsiz hâle getirmesidir. Dillerde iman vardır; fakat hayatlarda teslimiyet yoktur. Müslümanlık konuşulmakta, fakat yaşanmamaktadır. Oysa sahâbe neslini büyük yapan şey, sadece inanmış olmaları değil; inandıkları hakikat uğruna ayağa kalkmalarıydı.
Hasan-ı Basrî’nin şu sözü ne kadar da derindir:
“İman temenni ve süs değildir; kalpte yerleşen ve amelle doğrulanan hakikattir.”
Şeytanın en büyük aldatmacalarından biri, insanı ibadetsiz bir imanın kurtaracağına inandırmasıdır. Çünkü şeytan, secde eden müminlerden korkar. Namaza duran, Kur’ân’la yaşayan, haramdan kaçınan bir kalbin dirileceğini bilir.
Kur’ân ise kalplerin nasıl karardığını şöyle haber verir:
“Hayır! Bilakis onların işleyip kazandıkları günahlar kalplerinin üzerine pas bağlamıştır.”
(Mutaffifîn 83/14)
İşte bu yüzden iman mücadele ister.
Nefse karşı savaş ister.
Sabır ister.
Secde ister.
Allah’a teslim olmuş bir hayat ister.
Çünkü iman korunmazsa söner. İbadetle güçlendirilmeyen bir kalp, dünyanın fitneleri karşısında ayakta kalamaz.
Bugün her Müslüman kendisine şu soruyu sormalıdır:
Biz gerçekten iman ediyor muyuz; yoksa sadece iman ettiğimizi mi söylüyoruz?