Bu haftaki yazımız Kurban Bayramı’nın manevi iklimiyle aynı zamana denk geldi. Böyle zamanlarda insan, takvimin sıradan akışına değil, zamanın kendi içinde taşıdığı derin anlamlara kulak kesiliyor. Çünkü bazı tevafuklar yalnızca günleri yan yana getirmez. İnsanın zihninde ayrı duran anlamları da birbirine yaklaştırır. Bazen bir yazının başlangıcı, bir planın değil, böyle sessiz bir işaretin içinden doğar.

Kurban üzerine düşünmeye niyet ettiğimde zihnimde ilk beliren şey, alışıldık bayram manzaraları olmadı. Ne kalabalık sofralar, ne çocuk sevinçleri, ne de tekbirlerin ritmi… Zihnime önce mahzun bir coğrafya yerleşti. Birbirinden uzak ama aynı acıya mahkûm edilmiş şehirler, yarım kalmış dualar, tamamlanamamış sabahlar ve bütün bu görüntülerin ortasında değişmeyen soru: Coğrfyamız neden bu kadar mahzun? Bu soru, cevabını arayan bir meraktan çok, insanın içinde taşıdığı bir ağırlık gibi kaldı.

Belki de bu, varoluşun en sessiz gerilimidir. İnsan bir yandan kırılmayı görür, eksilmeyi hisseder, dünyanın dağılmış parçalarıyla yüzleşir. Ancak diğer yandan, bütün bu dağınıklığın mutlak olmadığını bilen bir iç sezgi taşır. Sanki hakikat, yalnızca görünenin sertliğine teslim edilmemiştir.

İşte iman, görünenin mutlaklığına teslim olmamayı seçen bir bilinçtir. Görünenin kesinliğine karşı, görünmeyenin ihtimalini canlı tutan bir şuurdur… Bu, düşmemeye dair içsel bir direnç; varlığı sürdürme iradesidir.

İşte Kurban Bayramı tam da bu bilicin üzerine yerleşir. Zira kurban, yalnızca bir ritüel değildir. İnsanlığın en eski hakikatlerinden biri olan “yakınlaşma” arzusunun ilahî dile geliş hâlidir. İnsan, kendi içindeki dağınıklığı Allah’a yaklaştırmak, parçalanmış benliğini bir bütünlüğe emanet etmek ister. Bu yüzden kurban, bir hayvanın kesilmesinden çok, bir yöneliş veya bir tamamlanma arayışıdır.

Her türlü zorluğa rağmen, Allah’a yaklaşmak insanın anlamdan vazgeçmemesidir. Bu noktada mahzun coğrafyamız, sadece acılar coğrafyası değil, aynı zamanda direnişin, dayanmanın ve unutulmamış bir insanlık iddiasının da coğrafyasıdır. Evet, kırılmalar, yarım kalmış hayatlar vardır. Fakat bütün bunların yanında, varlığını hâlâ sürdüren bir şey daha vardır: Yeryüzü ne kadar kırılırsa kırılsın, insan ruhunun yeniden aydınlığa yönelebilme kudreti vardır.

Zira insan yalnızca yaşadığı acılarla değil, acıya rağmen taşıyabildiği anlamla da var olur. Bu bakımdan Müslüman’ın dünyaya bakışı, ne sadece hüznün ne de sadece sevincin bakışıdır. Müslüman, kederi inkâr etmez; fakat onu mutlak bir hakikate de dönüştürmez. Acıyı görür ama acının sonsuz olmadığını da bilir. Karanlığı hisseder fakat karanlığın tek gerçeklik olmadığını da sezer.

Belki de bu yüzden Kurban Bayramı, bize en çok şunu hatırlatır: Allah’a yakınlaşmak… İnsana, ailene, dostuna yakınlaşmak… Yani bu yakınlık çoğaldıkça, uzaklıkların azalacağına inanmak… İşte gerçek bayram budur.

Önemli olan, bu bayramda dualarımızda yalnızca eksikliklerimizi değil, umudu da büyütebilmektir. Zira her dua, aynı zamanda geleceğe bırakılan bir izdir. Biz inanırız ki Allah varsa, imkân vardır. Ancak o imkân, önce kalpte başlayan bir yakınlıkla ortaya çıkar.

Kurban Bayramı’nın; kalplerimizi birbirine yaklaştırdığı, hüznü ümide, ümidi de harekete dönüştürdüğü bir zaman olmasını diliyorum.

Hepinizin bayramı mübarek olsun.