Batı düşüncesi Tanrı ile insan arasındaki düalizmi hala aşamamıştır. Esasen bunun Batı’da yapısal bir probleme denk geldiğinin özellikle altını çizmeliyiz. Bu problem Tanrı ile insanı iki ontik bağımsız hakikat olarak değerlendirir ve birbirleriyle ilişkilerini bunun üzerinden kurar.

Dikey düzlemde Tanrı ile insan arasındaki bu düalizm ve gerilim yatay düzlemde insan-insan, insan-tabiat ve insan-eşya arasındaki ilişkilerde içerilmektedir. Nitekim madde-mana, ruh-beden, din-dünya, kadın-erkek arasındaki ilişkiler de modern zamanlarda bu düalizmler üzerine kuruludur. Dolayısıyla Batı’da çifte hakikat alanı gündelik yaşam pratiklerinden en geniş anlamda kültürde işlemeye devam etmektedir.

Sosyal bilimlerin dili de bu handikapı üzerinde taşımaktadır. Sosyolojinin teolojinin yerine ikame olmasından sosyolojinin kendi içindeki fail-yapı, birey-toplum gibi dikotomi problemlerine kadar düalist dilin yapısal karakteri kendisini göstermektedir. Bu gerilimin kendisine döndürüleceği temel problem ise Tanrı-insan ilişkisindeki gerilimdir. Tanrı ve insanın kendi konumlarına otur(tul)madığı bir evrende bu gerilimin ve düalizmin hala devam ettiğini göstermektedir.

Sosyal bilimlerde geniş bir feminizm literatürü bulunmaktadır. Feminizm kendi içerisinde farklı safhalardan dolayısıyla farklı iddialardan geçse de, son kertede bahsedilen düalizmin kadın-erkek meselesine yansıması konusunda iyi bir örnektir. Feminist yazın “kadın” ve “erkek”liğin dünyasını son safhada birbirinden ayırırken her ikisini de bağımsız birer hakikat olarak okumaktadır.

Hatta daha da öteye giderek bugünden ürettiği kavramlarla insanlık tarihini okumakta ve kendi hakikatine yığınak yapmaktadır. Burada önemli bir nokta da, Batı’da başlayan feminizm akımının Tanrı ve dinle hesaplaşmaya giden bir dil ürettiğini bilmekteyiz. Bu dil kadına yönelik olumsuzlukları Tanrı ile erkek arasında ittifak üzerinden düşünmektedir. Bu okumanın uzandığı boyut ise erkek ile kadın arasında kurulan düalizmdir. Dolayısıyla feminizmin kurduğu dil, “kadın”ın bağımsız bir hakikat olduğu varsayımı üzerinde yükselmiş ve geliştirilmiştir. Dolayısıyla hakikatin diğer parçası olan “erkek” üzerine negatif dil geliştirirken bütünlüğü berhava etmektedir.

Feminizm içerdiği temalar ve perspektifleri itibarıyla çeşitlenmiştir. Hatta bugün gelinen nokta feminizmi oldukça klasik bırakmıştır. Bu minvalde islamcı/islami feminizm” denilen bir alt kol dindar/muhafazakar kitleleri de feminizmin tek boyutlu hakikat diline kilitlemiştir. Burada hayata dair müslümanların -erkek veya kadın olarak- kurmaları gereken bütünlük dili parçalanarak Batı’nın düalist diline dönüşmüştür.

Bütün bu analizlerde gündelik hayatta özelde kadınlara zulümler yapıldığını inkar ediyor değiliz. Ekonomiden kültüre kadar dile getirilen sorunları anlayabilmek için meselenin makro boyutuna dikkat çekmek gerekmektedir. Küreselleşme, postmodernizm ve kapitalizm üçgeninde giderek metalaştırılan bir hayat ve insan söz konusudur. Hatta kadınlar bu metalaştırmaya daha çok maruz kalmaktadırlar. Şayet bugün bir sosyal bilim yapılacaksa, onun öncelikli görevi kapitalizm-postmodernizm bileşeninin üzerinin örttüklerine dikkat çekmek ve oradaki ilişkileri faş etmek olmalıdır.

Tam da bu sebeple müslümanların “insan”lığı parçalamayan bütünlüklü bir dil kurmaya ihtiyaçları bulunmaktadır. Bütüncül dil insana referans veren bir söylem geliştirmelidir. Kur’ani söylem “biz sizi bir erkek ve kadın olarak yarattık” (49/Hucurat, 13) esas atfı “insan”a yapmaktadır. Fazilet ise takvaya dayanır.

Butler’in “Cinsiyet Belası”ndan üretilen söylem ise bir müddet sonra eleştirdiği teze dönmektedir. Tam da bu sebeple yeni bir dil kurmaya ihtiyaç bulunmaktadır; ayrıştırıcı değil, birleştirici dile…