İman, yalnızca kalbin derinliklerinde saklanan sessiz bir duygu değildir. O, insanın vicdanını harekete geçiren, zihnini disipline eden ve hayatın her alanına yön veren dinamik bir kuvvettir. Eğer iman, randevusuna zamanında gitmeyen bir insanın saatini düzeltmiyor; fabrikada ürettiği malın kalitesine yansımıyor; pazarda yaptığı alışverişte dürüstlüğünü belirlemiyor; çevresine ve topluma karşı sorumluluk bilinci üretmiyorsa, o zaman sadece zihinde taşınan teorik bir kabule dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bugün en büyük krizimiz, inanç eksikliği değil; inancın hayata nüfuz edememesidir. Çünkü akideyi sadece tartışmaların, polemiklerin ve ezberlenmiş metinlerin konusu hâline getirdiğinizde onu hayatın merkezinden çekip kütüphanelerin raflarına hapsetmiş olursunuz. Oysa Kur'an'ın inşa etmeyi hedeflediği insan tipi, inancını yalnızca diliyle ifade eden değil; işinde, ticaretinde, aile hayatında, komşuluğunda ve kamusal sorumluluklarında görünür kılan insandır.
Bir toplumun medeniyet seviyesi, ne kadar yüksek sesle inandığını söylediğiyle değil; inancının gündelik hayatı ne ölçüde dönüştürdüğüyle ölçülür. Çünkü iman, sadece secdeyi değil, sözü de doğrultur. Sadece ibadeti değil, emeği de bereketlendirir. Sadece ahireti değil, dünyayı da imar eder.

Randevusuna sadık bir Müslüman, aslında zamana olan saygısıyla imanını temsil eder. Fabrikada kusurlu mal üretmeyen işçi, yaptığı işi Allah'ın huzurunda sunacakmış gibi yerine getirir. Tartıda eksik tartmayan esnaf, sadece ticaret yapmaz; güven üretir. Çevresini kirletmeyen, ağacı koruyan, kamu malına sahip çıkan insan ise yeryüzündeki halifelik sorumluluğunu yerine getirir. İşte akidenin gerçek tezahürü budur.

Ne yazık ki uzun zamandır akideyi, hayatı düzenleyen kurucu bir ilke olmaktan çıkarıp sadece doğru cümleleri kurma yarışına indirgedik. İtikadı davranıştan, ibadeti ahlaktan, bilgiyi sorumluluktan kopardık. Sonuçta ortaya, konuştuğu kadar yaşamayan; bildiği kadar üretmeyen; inandığını söylediği kadar güven vermeyen bir dindarlık çıktı.

Oysa tarihin akışını değiştiren bütün büyük medeniyetler, fikirlerini davranışa dönüştürebildikleri ölçüde büyük oldular. İlk Müslüman nesli farklı kılan şey, sadece neye inandıkları değildi; inandıkları hakikati hayatın tamamına taşıyabilmeleriydi. Onların akidesi çarşıda dürüstlük, mahkemede adalet, savaşta merhamet, ilimde üretkenlik ve toplumda güven olarak görünüyordu. Bu yüzden inançları yalnızca bireyleri değil, tarihi de dönüştürdü.
Bugün yeniden sorulması gereken soru şudur: Akidemiz bize ne düşündürüyor değil; bize ne yaptırıyor? Eğer iman, bizi daha dürüst, daha disiplinli, daha üretken, daha adil ve daha merhametli kılmıyorsa, eksik olan imanın hakikati değil; onun hayata tercümesidir.

Çünkü akide, statik ve edilgen bir psikolojik rezerv değildir. O, Müslüman bilincine nüfuz ederek randevu sadakatinde, üretim kalitesinde, ticari güvenilirlikte, çevre duyarlılığında ve toplumsal inşada kendini gösteren muharrik bir enerjidir. Akidenin asli fonksiyonu, gündelik hayatı düzenleyen ve yönlendiren kurucu bir irade olmaktır. Bu dinamizm kaybolduğunda ise geriye, tarihe yön veren canlı bir inanç değil; klasik metinlerin arasında donup kalmış, hayata dokunmayan kavramsal tartışmalar kalır.

İslam'ın dünyaya söylediği en büyük söz, sadece "inanın" değildir. Aynı zamanda "inandığınız gibi yaşayın ve yaşadığınızla dünyayı güzelleştirin" çağrısıdır. Çünkü iman, ancak hayata aktığında medeniyet olur.