Bu hafta gündemde olan iki ayrı konuyu beraber yazmak istedim.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Kurtuluş Savaşı” yerine “Milli Mücadele” ifadesinin kullanılması kararı yine tarihçileri ikiye böldü. Resmi tarih yanlıları bunun Türkiye Cumhuriyeti’ne bir ihanet olduğunu söyleyecek kadar aşırı tenkitler yaptılar. Karşıtları ise, Yunanistan ile yapılan mücadeleye “Kurtuluş Savaşı” isminin verilemeyeceğini iddia ettiler. Ben her iki görüşün ifrat ve tefrit olduğunu, bunların arasında vasat yolun bulunacağına inanıyorum.

Evvela, Milli Eğitim Bakanlığı böyle bir karar vermeden önce konunun uzmanı tarihçilere sorması gerekirdi. Yapılacak ilmi tartışmalar sonunda bir mutabakata varılırsa, o zaman böyle bir karar verilebilir. Yoksa bugün olduğu gibi konu cahillerin ve medya tellallarının diline düşer.

Her şeyden önce şunu hatırlatmakta fayda görüyorum. “Kurtuluş Savaşı” tabiri sonradan ortaya çıktı. Bizim neslimiz bu savaşı “İstiklal Harbi” olarak öğrendi. Kâzım Karabekir Paşa, hatıralarına “İstiklal Harbimiz” adını verdi. Acaba “Kurtuluş Savaşı” tabiri, “İstiklal Harbi” ifadesini tam karşılıyor mu? Bence asıl problem “kurtuluş” kelimesi ile “istiklal” kelimesinin anlamlarının birbirine karıştırılmasıdır.

Konuyu şöyle irdeleyelim:

“İstiklal Marşı” yerine, “Kurtuluş Marşı” desek olur mu?

“İstiklal Marşı” yerine, “Milli Mücadele Marşı” desek olur mu?

Elbette hepimizin kulağına tuhaf geiyor değil mi?

Gelelim “Milli Mücadele” kavramına. “Kuva-yı Milliye” kahramanlarının yaptığı mücadeleyle birlikte “İstiklal Harbi” başladı. Bunun bir savaş olmadığını veya bir istiklal mücadelesi olmadığını savunanlara soruyorum: O yılları, Kazım Karabekir Paşa ve Mehmed Akif’ten daha mı iyi biliyoruz. Birisi hatıralarına “İstiklal Harbimiz” adını veriyor, diğeri yazdığı şiire “İstiklal Marşı” diyor.

Benim şahsi görüşüm şudur:

“Kurtuluş Savaşı” yerine “İstiklal Harbi” tabiri kullanılmalıdır. Eğer harp kelimesi çok eski geliyorsa, o zaman “İstiklal

Savaşı” denilmelidir. Ben kitaplarımda çoğu zaman “İstiklal Savaşı” ifadesini tercih ediyorum.

***
Haberleri izleyenler konuyu niçin mehtere getirdiğimi bilirler. Geçtiğimiz hafta Ankara’da yapılan NATO toplantısını bütün dünya takip etti. 32 üye ülkenin liderlerinin geldiği toplantı 2500’ün üzerinde basın mensubu tarafından bütün dünyaya duyuruldu. Nato’nun varlığını, faydasını, toplantıda alınan kararları bir kenara bırakalım. ABD’nin dengesiz Başkanı’nın konuşmalarını ve Ankara’da İran’a yeni bir operasyon yapılacağını söylemesini de öyle sayalım. Bence toplantının en çarpıcı yanı, ülke liderlerinin karşılanmasında ortaya çıktı.

Mehter marşları eşliğinde, yeniçeriler ve 16 Türk Devleti’nin tarihi kıyafetini giymiş askerleri tarafından karşılanan devlet başkanlarına, özellikle de Yunanistan Başbakanına çok önemli mesajlar verildi. Bu tören izleyenlere Türkiye’nin sadece yüzyıllık bir devlet olmadığını hatırlattı. Bin yıllık devlet geleneğine sahip köklü bir devletin, iki-üç yüz yıllık ülkeler karşısındaki ihtişamını gösterdi.

Türkün eşsiz misafirperverliğini gösteren ikramlar ve kusursuz organizasyon dünyaya Türkiye’nin yeniden tarih sahnesine çıktığını, yüzyıl önce kuma gömüldüğü sanılan imparatorluğun küllerinden yeniden doğduğunu açıkça anlatmıştır. Savunma Sanayiindeki atılımların, geleceğin savaşlarına yön verecek kadar ciddi çalışmalar olduğunu gözler önüne sermiştir.

Bu arada Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin ne kadar yerinde ve gerekli bir devlet yapısı olduğu da ortaya çıkmış oldu. Ufku dar, fehmi kasır olanların, bu Külliye’yi “saray” diyerek alaya almaları, lüks ve israf örneği diye karalamalarının ne kadar abes olduğu da anlaşılmıştır.

Kısacası Türkiye milyar dolarlar harcayarak bir tanıtım yapmaya kalksa, belki bir senede alacağı neticeyi, iki günde fazlasıyla elde etmiştir. Bu yapılan ne bir partinin ne de bir makamın tanıtımı değildir. Kökü mazide gözü istikbalde olan devletimizin yeniden izzetini, ihtişamını ve gücünü dünyanın gözleri önüne serdiği bir gösteri olmuştur.