Hiçbir anne baba çocuğunun üzülmesini istemez. Onların yüzündeki bir damla gözyaşı bile içimizi sızlatır. Bu nedenle elimizden geleni yapar, önlerine çıkan engelleri kaldırmaya çalışır, üzülmesinler diye sorunlarını çözmeye koşarız. Onları korumak isteriz. İşte tam da burada söylememiz gereken şey! Çocuklarımızı mutlu etmeye çalışırken onları hayata hazırlamayı unutuyor olabilir miyiz?
Ancak günümüzün ebeveynliği önceki kuşaklara göre oldukça farklı. Birçok anne baba çocuklarının yaşadığı en küçük hayal kırıklığını ortadan kaldırmak için büyük çaba gösteriyor. Düşmesinler diye önlerine yastıklar koyuyor, üzülmesinler diye her isteklerini yerine getiriyor, başarısızlık yaşamamaları için sürekli müdahale ediyor. Oysa yaşam, her zaman yumuşak bir zeminde ilerlemiyor.
Çocukluk, yalnızca mutlu anıların biriktiği bir dönem değildir. Aynı zamanda insanın hayata dair ilk deneyimlerini kazandığı, dayanıklılık geliştirdiği ve duygularını yönetmeyi öğrendiği bir süreçtir. Bir çocuk kaybetmeyi de öğrenmelidir, beklemeyi de. Bazen istediği şeyin hemen olmayacağını görmeli, bazen de hayal kırıklığıyla baş etmeyi deneyimlemelidir. Çünkü hayatın kendisi tam da bunlardan oluşur.
Bugün birçok çocuk fiziksel olarak güvende büyüyor ama duygusal olarak en küçük zorluk karşısında kırılabiliyor. Çünkü onları her türlü olumsuz duygudan korumaya çalışırken, aslında duygusal kaslarını geliştirme fırsatlarını da ellerinden alabiliyoruz. Tıpkı hiç yürümeyen bir kasın zamanla zayıflaması gibi, hiç zorlanmayan bir ruh da yaşamın gerçekleriyle karşılaştığında güçsüz hissedebiliyor.
Bir çocuğun her düştüğünde kaldırılması değil, düştüğünde yeniden ayağa kalkabileceğini öğrenmesi önemlidir. Her sorunun onun yerine çözülmesi değil, sorun çözme becerisi kazanması değerlidir. Çünkü ebeveynler hayat boyu çocuklarının yanında olamaz. Bir gün çocuklarımız kendi kararlarını verecek, kendi mücadelelerini yaşayacak ve kendi yaralarını saracaklar.
Ne yazık ki günümüz dünyasında başarı odaklı bir anlayış da giderek yaygınlaşıyor. Çocuklarımızın mutlu olmasını isterken aynı zamanda başarılı olmalarını bekliyoruz. En iyi okul, en yüksek notlar, en çok başarı belgesi… Ancak bazen çocukların güçlü görünmesine o kadar odaklanıyoruz ki güçlü olmanın nasıl geliştiğini unutuyoruz. Güç, zorluk yaşamadan değil, zorluklarla baş ederek oluşur.
Çocuklarımızı hayata hazırlamak onları sevgiden mahrum bırakmak anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek sevgi bazen sınır koyabilmeyi, bazen bekletebilmeyi, bazen de onların yaşayabilecekleri küçük hayal kırıklıklarına izin verebilmeyi gerektirir. Çünkü sevgi yalnızca korumak değil, aynı zamanda güçlendirmektir.
Çocuğumuz bugün mutlu görünüyor diye gerçekten geleceğe hazır mı? Her isteğinin karşılanması ona yaşam becerileri kazandırıyor mu, yoksa onu gerçek hayatın zorluklarından uzak mı tutuyor?
Çocuklarımızın yolundaki her taşı kaldırmaya çalışıyoruz. Oysa bazen o taşlar onlara denge kurmasını öğretiyor. Her fırtınadan korumaya çalışıyoruz. Oysa bazı rüzgârlar kök salmayı öğretir. Hayatın amacı çocuklarımızı hiç üzülmeyen bireyler yapmak değildir. Amaç, üzüldüklerinde yeniden ayağa kalkabilecek kadar güçlü bireyler yetiştirebilmektir.
Çünkü gelecekte çocuklarımızın ihtiyaç duyacağı şey kusursuz bir çocukluk değil, yaşamın zorlukları karşısında ayakta kalabilecek sağlam bir ruh olabilmek.
Son yıllarda çocuk gelişimi alanında sıkça konuşulan kavramlardan biri psikolojik dayanıklılıktır. Bireyin karşılaştığı zorluklar, kayıplar ve stresli yaşam olayları karşısında uyum sağlayabilme ve yeniden güçlenebilme kapasitesidir. Araştırmalar, dayanıklılığın aşırı koruma ile değil, yaşa uygun sorumluluklar, kontrollü zorluklar ve güvenli bağlanma ilişkileriyle geliştiğini göstermektedir.
Ancak günümüz ebeveynlik anlayışında çocukların olumsuz duygular yaşamasına karşı belirgin bir tahammülsüzlük gözlenmektedir. Çocuk üzülmesin, kaygılanmasın, başarısız olmasın diye yetişkinler sürekli devreye girmektedir. Bu durum kısa vadede çocuğu rahatlatıyor gibi görünse de uzun vadede problem çözme becerilerinin gelişmesini engelleyebilmektedir. Çünkü insan, yaşamla baş etmeyi yaşamın içinde öğrenir.
Bir diğer dikkat çekici konu ise "helikopter ebeveynlik" olarak tanımlanan yaklaşımdır. Bu ebeveynlik biçiminde anne ve babalar çocuklarının etrafında sürekli dolaşır, onların yaşayabileceği her soruna önceden müdahale etmeye çalışır. İyi niyetle yapılan bu davranışlar zamanla çocuğun kendi yeterliliğine olan inancını zayıflatabilir. Çocuk farkında olmadan şu mesajı alabilir. "Ben tek başıma başaramam, bir yetişkin beni kurtarmalı."
Oysa yaşam, sürekli kurtarılmayı değil, sorumluluk almayı gerektirir. Bugün üniversiteye başlayan ya da iş hayatına atılan birçok gençte görülen yoğun kaygının altında bazen tam da bu deneyim eksikliği yatmaktadır. Çocukluk döneminde yeterince karar verme, hata yapma ve sonuçlarıyla yüzleşme fırsatı bulamayan bireyler, yetişkinlikte daha küçük sorunlar karşısında bile kendilerini çaresiz hissedebilmektedir.
Belki de çocuklarımız için yapabileceğimiz en değerli şey, onların yerine hayatı yaşamak değil, hayatla karşılaştıklarında yanlarında durabilmektir. Çünkü güçlü çocuklar, hiç düşmeyenler değil, düştüklerinde yeniden kalkabileceklerine inananlardır.