0
Ak Parti'nin 2002'de iktidara gelmesinin üzerinden 13 yıl geçti. Tam 13 yıldır Ak Parti tek başına iktidar. 2002'den bu yana girdiği tüm seçimleri kazanan, muhalefete nefes aldırmayan ve siyaset arenasında boşluk bırakmayan Ak Parti, Türkiye siyasetini de yapısal olarak değiştirdi şüphesiz.
Neredeyse %50'lik bir seçmen kitlesini konsolide etmeyi başarmış bir siyasi parti ile mücadele etmek için muhalefete ittifak veya birleşmekten başka bir seçenek kalmıyor. Zira güçlü bir iktidar, güçlü bir muhalefeti de zorunlu kılıyor. Ne var ki, Türkiye'de güçlü muhalefet henüz ortaya çıkmış değil. Bu tablo, yani güçlü muhalefetin olmayışı, iktidar açısından hem avantaj hem de dezavantaj. Avantaj, çünkü iktidar deyim yerindeyse her seçime "rakipsiz" giriyor. Çok fazla kendisini zorlamıyor. Bu "zorlamama hali" aynı zamanda bir dezavantaj. Zira iktidarı daha işlevsel, daha başarılı kılacak olan muhalefettir. Güçlü bir muhalefet, iktidarı daha motive, daha aktif eder. Bu açıdan bakıldığında iktidarın bazı hususlarda zaman zaman yavaş davranmasının sebebi güçsüz muhalefettir.
Öte yandan cari siyaset, doğal olarak "parlamenter sistemi" de tartışmaya açıyor. Zira Türkiye'de %50'nin üzerinde oyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ve %50'ye yakın oyla seçilmiş bir iktidar var. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ak Parti iktidarını seçen aynı taban olsa da, diğer bir deyişle, hem Cumhurbaşkanı hem de siyasal iktidar aynı kitleden beslense de, bu sistem aynı zamanda ciddi bir kaosa gebedir. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamı 1982 darbe anayasası ile "rejimin sigortası ve emniyet sübabı" olarak kurgulanmış ve bu kurgu ışığında aşırı yetkilendirilmiştir.
Bu aşırı yetkilendirme, Cumhurbaşkanlığı makamının cumhuru değil devleti temsil etmesini sağlamış, milli iradenin tecelligahı olan TBMM üzerinde de "Demoklesin Kılıcı" gibi sallanmasına yol açmıştır. Nitekim Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanlığı süresince "milli iradeyi hep veto etmiş", köşkte oturduğu müddetçe sadece "rejim bekçiliği" yapmıştır.
Şimdi yüzleşmemiz gereken soru(n) şudur: Cumhurbaşkanlığı makamına farklı, Başbakanlık makamına farklı partiden bir isim seçilirse o zaman ne olacak?
Nihayetinde hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan halkoyuyla seçiliyor. Her ikisinin de meşruiyeti ve geniş yetkisi var. O halde mevcut durum isimlerden bağımsız olarak düşünüldüğünde, ileride yürütmeyi kilitlemez mi? Sistemi işlemez hale getirmez mi?
Bütün bu çıkmazlar, sistemin bir an önce değiştirilmesini zorunlu kılıyor.
7 Haziran 2015 Seçimlerinden sonra mecliste oluşacak aritmetik yapı, bu sistemin değişip değişmeyeceğini gösterecek.
Eğer Ak Parti 330'un üzerinde bir Milletvekili ile iktidara gelirse Başkanlık Sistemi'ni kapsayan anayasa değişikliğini referandumla halkın oyuna sunacak.
Burada kilit nokta HDP ve Çözüm Süreci'dir.
HDP, öyle görünüyor ki seçimlere parti olarak girecek. %10 barajını zorlayacak. Fakat HDP'nin bugünkü koşullarda parti olarak %10 barajını geçmesi mümkün değil. Oy oranları şuanda %8 görünüyor. Doğu ve Güneydoğu'da oy bazında doyum noktasında olduğu söylenebilir. Dolaysıya bu bölgelerden "ekstra oy" alması çok zor. Bu durumda barajı geçebilmesi için Batı'dan oy alması gerekiyor. Haliyle HDP, Türk (Solu) oylarına talip olmaya mecbur kalıyor. Demirtaş'ın son grup toplantısında "seni başkan yaptırmayacağız" çıkışını bu minvalde değerlendirmek gerekiyor. HDP, bundan sonraki seçim kampanyasını "mutsuz CHPliler" üzerine inşa edecek. Bir başka deyişle HDP, "ekstra oyları" mutsuz ve umutsuz CHP'lilerden, emekliliği geçmiş liberallerden, marjinal sol örgütlerden ve Paralel Yapı'dan alacak. HDP'ye ekstra oy sağlayacak konsorsiyumun birleşme motivasyonu "Ak Parti karşıtlığı ve Erdoğan nefreti" olacak.
Ne var ki, her şeye rağmen HDP'nin 7 Haziran gecesi %9 gibi bir oy oranıyla meclis dışında kalma ihtimali oldukça kuvvetli. Bu durum, yani parlamentoya girememek, HDP'yi şiddete yöneltebilir. Hatta denilebilir ki, HDP eğer meclise girmezse Kandil'le iş tutarak Öcalan'ı by-pass edebilir. Böyle bir yönelim, Çözüm Süreci'ni de riske atar. Fakat tam bu noktada HDP'nin tabanını kaybetme riski de açığa çıkıyor. Zira başta Kürtler, barış masasından kalkan her kim olursa olsun ondan hesabını sorar.
Siyaset bir risk işidir. Parti olarak seçimlere girmeye karar vermek, %10 barajını aşmama riskini üstlenmeyi de ima eder. Dolaysıyla bu riskin bedelini barıştan çıkarmak HDP'nin ayrıca bir bedel ödemesine, yani var olan tabanını kaybetmesine neden olabilir.
Son tahlilde, 7 Haziran sonrasında kurulacak parlamento, her halükarda Başkanlık Sistemi'ni ve Sivil Anayasa'yı içeren anayasa değişikliğini yapmaya mecbur görünmektedir.
Bu anayasal değişiklikler sonrasında Türkiye, muhtemelen "erken seçime" giderek "ilk başkanını" seçecek.
Ne dersiniz?
2017, "Erken Genel Seçim" yılı mı?