İstanbul Aile Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Üner Karabıyık' ile bir beka meselesi olarak Aile’yi konuştuk.
Aile yılı nasıl geçti? Devletin aile politikalarını nasıl buluyorsunuz?
2025 Aile Yılı kapsamında bu konuda çok önemli adımlar atıldı. 2026-2035 yıllarının da Aile ve Nüfus Onyılı ilan edilmesiyle oluşan farkındalığın çok daha ileri seviyelere taşınmasına ihtiyacımız var. Zira aile kurumuna yönelen tehditler pek çok kaynaktan, eş zamanlı ve eş güdüm halinde geliyor. Bu tehditleri üreten bir ekosistem olduğunu tespit etmek gerekiyor. Tehditleri bertaraf etmek için de “Aile Dostu Ekosistem”in oluşmasına ihtiyacımız var. Aile Yılı’nda devletimiz bunu temin etmek adına çok önemli bir fırsat penceresi açtı.
Hâlihazırda uygulanan politikaların önemli bir kısmı, aileyi çoğu zaman bir “sosyal sorun alanı” olarak ele alıyor; oysa biz aileyi sorunun değil, çözümün merkezi olarak görmek zorundayız. Bunu sağlamak için, aileyi ilgilendiren meseleleri bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. Mesela doğum oranlarındaki düşüşü sadece ekonomik teşviklerle açıklamaya çalışmak yeterli değil. Aynı anda bireyselleşmeyi körükleyen modern şehir hayatının aile kurumu üzerindeki etkilerini, eğitim sürelerinin uzamasını, evlilik yaşının yükselmesini, kültürel aktarımın zayıflamasını ve medyanın aile algısını nasıl dönüştürdüğünü birlikte konuşmak gerekiyor. Devlet, aileyi yalnızca korunması gereken kırılgan bir yapı olarak değil; toplumu ayakta tutan asli güç olarak konumlandırdığında, bütüncül politika seti de kendiliğinden şekillenecektir.
EVLİLİK ORANLARI NEDEN DÜŞÜYOR?
Evlilik oranlarının düşmesi ve boşanmaların artması sizce geçici bir sosyolojik dalga mı, yoksa yapısal bir kırılmaya mı işaret ediyor?
Karşı karşıya olduğumuz şey, açık biçimde sosyolojik dönüşümün ortaya çıkardığı yapısal bir kırılmaya işaret ediyor. Çünkü evlilik oranlarındaki düşüş ve boşanmalardaki artış, tek bir sebebe bağlı değil; demografiden kültüre, ekonomiden medyaya, şehirleşmeden eğitim sistemine kadar uzanan çok katmanlı bir dönüşümün sonucu. Biz saha çalışmalarımızda şunu net biçimde görüyoruz: Gençlerin önemli bir kısmı artık evliliği gündeminden çıkmış bir kurum olarak görüyor. Bu, bireysel bir tercih değil; aileyi sorun ve risk merkezi olarak kodlayan kültürel iklimin ürettiği yapısal bir sonuçtur. Bireyi merkeze alan, aidiyeti ve sorumluluğu geri plana iten hayat tasavvurunun yaygınlaşması bu tabloyu ortaya çıkarıyor.
NÜFUS BEKA MESELESİDİR
Genç nüfusun azalması ve doğurganlık oranlarının düşmesi, Türkiye’nin geleceği açısından ne tür stratejik ve toplumsal riskler barındırıyor?
Genç nüfusun azalması ve doğurganlık oranlarının düşmesi, Türkiye açısından doğrudan stratejik ve çok boyutlu riskler barındırıyor. Açıkçası bir milli beka meselesi bu. Tarih boyunca nüfusu azalıp da vatanını, devletini muhafaza edebilen bir millet olmamış. Çünkü bir ülkenin sahip olduğu diğer bütün güç unsurları demografik güçle anlam kazanır. Toplumsal riskler açısından baktığımızda ise yalnızlaşan, çekirdek aileye sıkışan ve hatta tek kişilik hanelerin arttığı bir yapı ortaya çıkıyor. Bu durum yalnızca bir yaşam tarzı tercihi değildir; psikolojik sorunlardan toplumsal dayanışmanın zayıflamasına kadar uzanan geniş bir etki alanı üretir. Akrabalık bağlarının çözülmesi, kuşaklar arası kültür aktarımının kesintiye uğraması uzun vadede toplumun direnç kapasitesini düşürür.
DİZİLER VE GÜNDÜZ KUŞAĞI PROGRAMLARI
Aile kurumuna yönelik ideolojik ve kültürel saldırılardan söz edebilir miyiz? Bugün aileyi hedef alan söylemler hangi kanallardan yayılıyor?
Evet, bunların en güçlü yayıldığı alanların başında medya geliyor. Diziler, gündüz kuşağı programları, dijital platformlar ve sosyal medya içerikleri üzerinden aile çoğu zaman bir sorun, çatışma ve kriz alanı olarak resmediliyor. Sağlıklı, dayanışmacı ve güçlü aile örnekleri görmezden gelinirken; istismar, şiddet ve çözülme içeren vakalar odağa alınıyor. Bu vakalar genele teşmil ediliyor. Bu durum, özellikle gençlerin zihninde aileye dair olumsuz bir algı inşa ediyor. Aile kurmak, riskli ve kaçınılması gereken bir durum olarak zihinlere kodlanıyor. İkinci olarak, kültürel ve ideolojik alanları ele almak gerekiyor. Akademiden spora, sanattan iş dünyasına, hukuktan sivil topluma kadar uzanan geniş bir alanda, toplumsal cinsiyet ideolojisi hakim kılınmaya çalışılıyor. Hatırlarsanız 2000’li yıllarda tüm dünyaya toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın-erkek eşitliği olarak takdim edildi. Kadın hakları dernekleri toplumsal cinsiyet ideolojisinin tahakkümü altına sokuldu.
Paris 2024 olimpiyatlarında toplumsal cinsiyetin gerçek yüzü ortaya çıktı. Cezayirli erkek boksörün İtalyan kadın boksöre uyguladığı şiddet ve istismar tüm dünyanın gözü önünde meydana geldi. Buna sebep olan toplumsal cinsiyet ideolojisi idi. Bu ideoloji sebebi ile sporcuların biyolojik özellikleri yerine beyanları esas alındı. Sonuç, BM raporuna göre 900 kadın sporcunun madalyası erkek sporcular tarafından gasp edildi. Bu sonucun ortaya çıkmasına ise sözde kadın hakları savunucuları sebep oldu. Şu gerçeği görmeliyiz. Gazze’deki soykırımın failleri ve destekçileri tüm dünya sathında da soy kurutma projelerinin arkasında.
AİLE MUTLULUK VE GÜVEN KAYNAĞI
Gençlerin aile kurmaktan uzak durmasının sebepleri nelerdir? Ekonomik şartlar mı, kültürel algılar mı yoksa rol karmaşası mı daha belirleyici?
Gençlerin aile kurmaktan uzak durmasının arkasında iç içe geçmiş çok katmanlı sebepler var. Medya ve popüler kültür, aileyi çoğu zaman çatışma, mutsuzluk ve kriz üzerinden anlatıyor. Aile, bir değer üretim alanı olarak değil, bireysel hayatı sınırlayan bir yapı olarak sunuluyor. Rol karmaşası meselesi de bu sürecin önemli bir parçası. Kadın ve erkek rollerinin cinsiyetsizleştirildiği, sorumlulukların muğlaklaştırıldığı bir ortamda, evlilik ciddi bir belirsizlik alanına dönüşüyor. Gençlerin evliliğe yaklaşımını değiştirecek o şey, ailenin sorun değil, çözüm merkezi olduğu gerçeğinin güçlü ve tutarlı bir şekilde ortaya konması. Zira toplumun %94’ü aileyi mutluluk, huzur ve güven kaynağı olarak görüyor.
AİLE DOSTU KONUTLAR
Konut, istihdam, eğitim ve şehir hayatı gibi alanlarda izlenen politikalar aile kurmayı ne ölçüde zorlaştırıyor?
Bu alanların tamamı, aile kurmayı doğrudan ve güçlü biçimde etkiliyor. Bugün aile kurmayı zorlaştıran unsurların önemli bir kısmı, aileyi merkeze almadan tasarlanmış konut, istihdam, eğitim ve şehir politikalarının doğal bir sonucu. Aileyi güçlendirmek istiyorsak, politikaları tek tek değil; bir ekosistem olarak ele almak zorundayız. Aile dostu konutlar, aile dostu şehirler, aile dostu çalışma ve eğitim modelleri olmadan, gençlerden güçlü aileler kurmalarını beklemek gerçekçi değil. Aileyi zorlayan bir yapı içinde, aileyi ayakta tutmaya çalışmak mümkün olmaz.
MEDYA OLUMSUZ YAYINLARA SON VERMELİ
Televizyon dizileri ve bazı medya içeriklerinin, aile algısı üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yayınlar aileyi koruyor mu, aşındırıyor mu?
Medyanın, özellikle televizyon dizilerinin ve gündüz kuşağı programlarının aile algısı üzerinde son derece negatif ve dönüştürücü bir etkisi var. Medya, istisnayı kural gibi sunarak, özellikle gençlerin zihninde aileye dair olumsuz bir şablon oluşturuyor. Büyük Aile Platformu bu programların sebep olduğu olumsuzlukları ortadan kaldırmak için düzenlediği kampanya ile 105.000 ıslak imzalı dilekçe topladı ve TBMM’ye sundu. Bu konuda derhal harekete geçilmesini bekliyoruz. Medya dili, aileyi sürekli sorun merkezi olarak değil; dayanışmanın, iyileşmenin ve çözümün zemini olarak da gösterebilmelidir. Son yaptığımız 3. Aile çalıştayında somut bir talep dile getirildi. Herhangi bir program ya da dizi yayınlanmadan önce uzmanlarca toplumsal etki değerlendirmesi yapılmalı. Bugün bir fabrika ya da tesis yapılırken nasıl çevresel etki değerlendirmesi yapılıyor, ÇED raporu isteniyor ise medya içeriklerinin sosyokültürel etkileri de aynı şekilde değerlendirilmeli.
KİM NEYİ NİÇİN YAPIYOR?
Kadın-erkek rolleri üzerinden yürüyen tartışmaların, aile birliğine zarar verdiğini düşünüyor musunuz? Bu konuda nasıl bir denge kurulmalı?
Bu tartışmalar çoğu zaman meseleyi hak, adalet ve sorumluluk zemininden koparıp; toplumsal cinsiyet ideolojisi temelli, cinsiyetsiz bir eşitlik söylemi üzerinden ele alıyor. O noktada da aileyi bir dayanışma alanı olarak değil, tarafların sürekli birbirine karşı konumlandığı bir çatışma alanına dönüştürüyor. Eşitlik kavramı, adalet kavramının yerine ikame edildiğinde ciddi bir problem ortaya çıkıyor. Eşitlik, her durumda adaleti temin etmez. Fıtratları, sorumlulukları ve beklentileri farklı olan iki varlığı aynı kalıba sokmaya çalıştığınızda, ortaya uyum değil; çatışma çıkar. Bugün aile içindeki pek çok sorunun kaynağında rol karmaşası yatıyor. Mesuliyetlerin muğlaklaştığı, sınırların belirsizleştiği, “kim neyi niçin yapıyor” sorusunun cevapsız kaldığı ailelerde çatışma kaçınılmaz hale geliyor.
SİVİL TOPLUM VE SORUMLULUK
Sivil toplumun aile politikalarındaki rolü sizce yeterince güçlü mü? Aile Vakfı bu alanda nasıl bir sorumluluk üstleniyor?
2000’li yıllarda aileyi sorun merkezi olarak ele alan yaklaşıma sahip sivil toplum kuruluşları için BM gibi uluslararası kuruluşlar kaldıraç etkisi oluşturdu. Bu etki halen çoğu alanda devam ediyor. Lakin başta Gazze olmak üzere, son dönemde yaşanan gelişmelerde BM gibi uluslararası kuruluşların iflas ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla meşruiyetini BM’den devşiren anlayışı da daha fazla sorgulamamız gerekiyor. Aile Vakfı olarak biz bu anlayışı reddediyor ve aileyi toplumsal meselelere dair çözümün merkezi olarak görüyoruz. Sivil toplumun aile politikalarındaki rolü güçlenecekse, bu; slogandan ziyade veriyle, duygudan ziyade akılla ve tepkiden ziyade çözümle mümkün. Tüm bunların da medeniyet değerlerimizden beslenmesi ön koşul. İstanbul Aile Vakfı’nın üstlendiği sorumluluk da tam olarak budur.
AİLEYİ SORUN MERKEZLİ OLARAK KODLAYAN ANLAYIŞLA MÜCADELE
Bugün karar verici konumda olsaydınız, Türkiye’de aileyi güçlendirmek için atılacak ilk üç somut adım ne olurdu?
Birincisi; aileyi sorun merkezi olarak kodlayan anlayışla mücadele olurdu. Bu anlayışa sahip yapıların sosyokültürel yapımız üzerinde oluşturduğu tahribatın bir milli güvenlik meselesi haline geldiğini görüyoruz. İkincisi; aileyi toplumsal meselelerin çözüm merkezi olarak konumlandıran güçlü bir yaklaşımı ortaya koyacak politikaları hayata geçirmek olurdu. Üçüncüsü; aile fertlerinin mutluluk, huzur ve güven seviyelerinde artış sağlayacak hususların akademik çalışmalarla saha verileri üzerinden tespiti ve bu tespitler doğrultusunda gerekli tedbirleri hayata geçirecek işleyişi temin etmek olurdu.