Biz siyasal bilgiler fakültesi öğrencilerinin dış siyaset ve Türk dış politikası derslerinde sıkça duyduğu bu isim, yalnızca unvanlarıyla değil, otoriter duruşu, disiplinli üslubu ve işinde profesyonelliğiyle Cumhuriyet dönemi devlet geleneğinin önemli köşe taşlarından biri olarak öne çıkar. Diplomasiye Gönül Verenler serimizin ajandasında hem bürokrat hem diplomat kimliğiyle dikkat çeken, hem de “devletin hafızası” kabul edilen İhsan Sabri Çağlayangil ile ilgili detaylar sizlerle.
MANİSA’DAN İSTANBUL’A: DEVLET GELENEĞİNE AÇILAN KAPI
1908 yılında İstanbul’da, devlet memuru bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir İhsan Sabri Bey. Ailesi köken itibarıyla Kafkasya’dan gelip 93 Harbi ile birlikte Anadolu’ya göç ediyor. II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da doğanların askere alınmıyor olması sebebiyle annesi, Manisa’dan İstanbul’a gelerek doğumu burada gerçekleştirir. Bu tercih bile, ailenin devlet düzenini, yasayı ve şartları dikkatle okuyup ona göre pozisyon alabilen bir bilinçle hareket ettiğini gösterir. İlkokul ve ortaokul yıllarının ardından İstanbul Erkek Lisesi ve Ankara Erkek Lisesi’nde eğitim görür; sonrasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanarak buradan mezun olur. Devletle iç içe geçen bu gençlik, onun ileride kuracağı bürokratik ve diplomatik dünyaya sessiz bir hazırlık gibidir.
Çağlayangil’in hayatı, devlet ciddiyetinin bir aile mirası olarak kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığının rafine bir örneğidir.
“EMRİVAKİ” İLE BAŞLAYAN İÇİŞLERİ SERÜVENİ

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezuniyeti sonrası kendi tabiriyle “emrivaki” ile İçişleri Bakanlığı’nda göreve başlar. Kaymakamlık, Malatya Emniyet Müdürlüğü ve ardından Yozgat, Çanakkale, Bursa ve Sivas’ta valilik görevleri… Böylece, ileride hariciyenin “tecrübeli ağabeyi” olarak anılacak kişinin asıl yoğrulduğu alan içişleri bürokrasisi olacaktır. Hariciye’deki etkileyici yıllarından çok önce, taşrada tutulan ince defterler, imzalanan kararlar, yönetilen iller ve temas edilen insanlar, onun devlet aklını biçimlendiren asıl laboratuvardır. Bu uzun içişleri dönemi, ona yalnızca mevzuat bilgisi kazandırmamış; toplumun nabzını tutmayı, devlet mekanizmasının en ince damarlarına kadar işleyişini görmeyi ve krizi taşrada yönetmenin ne demek olduğunu öğretmiştir. Dışişleri’ndeki otoriter ve profesyonel tavrının kökleri tam da bu taşra tecrübesinde gizlidir. Devlet adamlığının zemini, büyük salonlarda değil; taşrada tutulan ince defterlerde atılıyordur adeta.
DIŞİŞLERİ MACERASI BAŞLIYOR: HARİCİYENİN PATRONU
Demokrat Parti döneminde Bursa Valisi olarak görev yapan İhsan Sabri Çağlayangil, 1961 yılında kurulan yeni hükümette Çalışma Bakanı olarak kabinede yer alır. Uzun yıllar birlikte çalışacağı ve yakın arkadaşı olarak anacağı Süleyman Demirel, ileride Türk siyasetinin merkezine oturacaktır. Takvimler Ekim 1965’i gösterdiğinde ise, Dışişleri Bakanlığı artık ona emanettir ve kendi ifadesiyle “dışişleri macerası” başlamıştır. 1965–1978 yılları arasında, üç farklı dönemde toplamda yaklaşık on yıl süren bakanlık göreviyle, Cumhuriyet tarihinde en uzun süre dışişleri bakanlığı yapmış isimlerden biri olarak kayda geçer. Çağlayangil’e göre durağan bir dış politika düşünülemez; her dönemin şartına uygun, zamana ve mekâna göre ayarlanmış hamleler yapmak ve akıllı politikalar üretmek zorunludur. Onun dinamik diplomasi anlayışı, bir yandan Türk dış politikasını Soğuk Savaş dengeleri içinde ayakta tutarken, bir yandan da Türkiye’yi gereksiz maceralardan uzak tutan temkinli bir çizgiyi temsil eder. Bu dönem, Çağlayangil’in sadece bir bürokrat değil, Türk dış politikasına yön verebilen bir aktör olduğunun kanıtıdır. NATO–SSCB dengesi, Kıbrıs meselesi, ABD ile yaşanan gerilimler ve Avrupa başkentlerindeki görüşmeler, onun ismini hariciyenin “patronları” arasına yazar. Çağlayangil için diplomasi, bir protokol listesi değil; zamanın dilini çözebilme maharetidir.
SENATO BAŞKANLIĞINDAN CUMHURBAŞKANLIĞI VEKİLLİĞİNE
Dönemin siyasal yapısında, Cumhuriyet Senatosu, devletin tecrübeli isimlerinin yer aldığı, adeta bir istişare heyeti niteliğinde bir organdı. Siyasi yaşamının ve yaşının getirdiği ağırlıkla Çağlayangil, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı görevini üstlenir ve bu görev, ona Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde özgün bir yer kazandırır. 6 Nisan 1980’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin altıncı cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresinin dolmasıyla, anayasal düzen gereği Cumhurbaşkanı Vekili olarak görevi devralır ve 12 Eylül 1980’e kadar devletin en üst makamını temsil eder. Bu kısa ama kritik dönem, onun yalnızca bir bakan ya da teknokrat değil, devletin en üst düzey sorumluluğunu taşıyabilecek bir isim olarak görüldüğünü gösterir. Türkiye’nin en kırılgan siyasal eşiklerinden birinde, Cumhurbaşkanlığı makamına vekâlet etmek, devlet geleneği açısından son derece önemlidir. Bazı koltuklara çıkılmaz; o koltuklar, insanın ömrü boyunca biriktirdiği ağırlıkla kendiliğinden üzerine oturur. Çağlayangil buna en güzel örneklerdendir.
DÜNYA LİDERLERİYLE AYNI MASADA: PAPA, BUTTO VE DİĞERLERİ
Çağlayangil’in dışişleri dönemine bakıldığında, yalnızca Ankara’daki masalar değil, dünya başkentlerindeki görüşmeler de dikkat çeker. Tito, Kissinger, De Gaulle, Şah Pehlevi, Çavuşesku, Indira Gandhi, Yaser Arafat, Zülfikar Ali Butto, Margaret Thatcher ve Papa Jean Paul gibi dönemin önde gelen aktörleriyle temasları, onun ne kadar geniş bir diplomatik sahnede hareket ettiğini gösterir.
Papa Jean Paul ile yaptığı görüşme, en ilginç anekdotlardan biridir. Türkiye’nin bütün dinlere eşitlikçi ve hoşgörülü davrandığını anlatırken, Papa’ya bu ortamı gelip yerinde görmesini söyler. Bunun üzerine Papa, “Beni ülkenize davet mi ediyorsunuz?” diye sorar. Çağlayangil’in aslında böyle bir yetkisi yoktur; fakat ağızdan çıkan söz bir kere çıkmıştır. Ankara’ya döndüğünde durumu Demirel’e aktarır. Demirel, “İster misin tam seçim zamanı gelsin?” diyerek esprili ama olumlu bir yaklaşım sergiler. Çok uzun zaman geçmeden Papa Türkiye’ye gelir ve halkın yoğun ilgisiyle karşılanır; yanında da mihmandarı olarak İhsan Sabri Çağlayangil vardır. Bu olay, diplomasinin kimi zaman resmi notlardan çok, bir cümlenin taşıdığı niyet ve güvenle ilerlediğini gösterir. Bazen devletlerarası ilişkileri değiştiren şey, imzalanan uzun metinler değil; doğru zamanda, doğru tonda söylenmiş tek bir cümledir.
BANA “SADIKTIR” DEDİĞİ GENELKURMAY BAŞKANI DARBE YAPTI

Bir başka çarpıcı anekdot ise Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto ile yaşadığı sahnedir. Görüşme sırasında Butto, Pakistan Genelkurmay Başkanını sert bir dille odadan çıkarır. Bu tavır Çağlayangil’i şaşırtır. Durumu fark eden Butto, “Reformlar yapmayı tasarlıyorum, orduyu yanımda görmek istedim. Bu adam bana çok sadıktır” der. Ne var ki, o “sadık” Genelkurmay Başkanı kısa süre sonra darbe yapacak, Butto’yu tutuklayacak ve idamına giden sürecin baş aktörlerinden biri olacak bu kişi “şayet Butto için idam kararı verilir ise af yetkimi kullanacağım” Ziya-ül Hak'tan başkası değildir. Bu hikâye, sadakatin siyasette ne kadar kaygan bir zemin olduğunu ve güç ilişkilerinin kişisel bağlılık söylemleriyle ne kadar kolay gölgelenebildiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Devlet adamı için gerçek sadakatin, kişilerden çok ilkelere bağlılık olduğunu hatırlatır. Diplomasi, çoğu zaman bir toplantı salonunda değil; bir cümlenin içindeki gizli niyeti sezebilme maharetinde kazanılır.
CUMHURİYETİN SESSİZ SİYASETİNİ YAPAN ADAM
İhsan Sabri Çağlayangil, kendi ifadesiyle üç padişah ve sekiz cumhurbaşkanı görmüş bir isimdir. Gazi Paşa ( Mustafa Kemal Atatürk) başta olmak üzere İsmet İnönü ile çalışmış, Celal Bayar’ı hem 75. yaşında Bursa’da, hem de 100. yaşında yine yanında karşılamış, Adnan Menderes döneminde vali sıfatıyla yakın temaslarda bulunmuştur. Süleyman Demirel’le 1956’da başlayan tanışıklığı ise, zamanla Türk dış politikasının ve iç siyasal dengenin en önemli eksenlerinden biri hâline gelmiştir. “Ben Çağlayangil” diyerek telefona cevap verişi, dinamik politik anlayışı, yer yer hazır cevaplılığı ve hiçbir dönemde tamamen sahneden çekilmeyen devlet aklıyla, Türk siyasetinin hafızasında kendine özgü bir yer edinmiştir. Kitabında “Kader bizi üne değil, işe itti.” derken, aslında kendi neslinin siyaset ve devlet anlayışını özetler: Şöhreti değil, devlet işinin ağırlığını taşımayı seçmiş bir kuşağın temsilcisidir. 30 Aralık 1993’te hayata veda ettiğinde, arkasında sadece bir bürokrat ya da bakan değil; Cumhuriyet’in kritik dönemeçlerine tanıklık etmiş, o dönemeçlerin bazılarında bizzat dümeni tutmuş bir hafıza bıraktı. Bugün geriye dönüp bakıldığında, onun hayatından süzülen en çarpıcı cümle belki de şudur: “Bu ülkenin sessizliği bile, bazen en güçlü devlet adamlarının adımlarıyla yazılmıştır.”




