Türk tarihinin karanlıkta kalmış dönemlerine ışık tutan çalışmalarını, saha araştırmalarındaki tecrübelerini ve genç araştırmacılara tavsiyelerini konuştuğumuz bu söyleşide, Türk tarihinin bilinmeyen yönlerine dair önemli ipuçları bulacaksınız.
Türk adının kökeni ve tarihsel gelişimi hakkında görüşleriniz nelerdir? Bu konuda verdiğiniz konferanslarda özellikle hangi noktalar öne çıkmaktadır?
Türk adı, günümüzde Gök Türkler olarak adlandırdığımız boy birliğinin öz adlandırması olarak tarih sahnesine çıkmıştır ve yazılı kaynaklarda ilk kez 542 yılında geçmektedir. Her ne kadar bu adın daha önceki dönemlerde kullanıldığına ilişkin iddialar varsa da bunlar kanıtlanmış değildir ve büyük olasılıkla eldeki örneklerin ekseriyeti, yalnızca ses benzerliğinden ibarettir. Türk adı ilk kez Çin kaynaklarında Tujue biçiminde geçmektedir, yine 6.-7. yüzyıllarda yazılan çeşitli Bizans kaynakları ve Soğdça yazıtlar ile sikkelerde tanıklanmaktadır. Türkçe metinlerde ise bu ad ilk kez 8. yüzyılda yazılan Gök Türk yazıtlarında Türük ve Türk biçimlerinde görülmektedir. Her ne kadar Türk adının anlamı konusunda çok farklı görüşler varsa da akla en yatkın olanı, ilk önce Ármin Vámbéry tarafından önerilen ve Prof. Dr. Talât Tekin tarafından geliştirilen “türemiş” görüşüdür. Tekin’in sunduğu açıklamaya göre bu ad, “türemek” fiilinin Eski Türkçedeki biçimi olan törü- fiil kökü ve yine Eski Türkçede fiilden isim yapan -k ekinin birleşmesiyle oluşmuştur. Bundan dolayı adın ilk biçimi Törük olmalıdır, ancak zaman içerisinde ilk hecedeki ö yuvarlak ünlüsü darlaşmaya uğrayarak ü’ye dönüşmüş, ikinci hecedeki ü ünlüsü de eriyerek düşmüş ve ad günümüzdeki biçimini kazanmıştır.
İslâm öncesi Türk tarihi alanında çalışırken karşılaştığınız en temel sorunlar nelerdir?
Bu alan çalışması pek kolay olmayan bir alandır. Karşılaştığım en temel sorunlar yeterince yazılı kaynak olmaması, coğrafyanın genişliği nedeniyle mevcut kaynakların çok farklı dillerde yazılmış olması ve literatürün dağınıklıdır. Ayrıca alan içindeki çekememezlikler, klikleşmeler ve adam kayırmacalar veya ayak kaydırma girişimleri önemli bir sorundur.
Gök Türk Dönemi üzerine yaptığınız çalışmalar çerçevesinde, Çinli General Li Jing’in askerî düşüncesini Türk askerî geleneği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Li Jing, uzun kariyeri boyunca hiç yenilgi almamış Çinli bir generaldir. Kendisi özellikle 630 yılında Doğu Türk Kağanlığı’nın yıkılmasıyla sonuçlanan seferin başkomutanı olarak ünlenmiştir. Onun bu seferi yürütmesine ve dönemin Çin imparatoru Tang Taizong’la askerî konular üzerine yaptığı konuşmaların metni olduğu söylenen esere bakarsak, sıra dışı manevralar kullanmaya çok önem verdiğini görürüz. Örneğin dönemin Çin ordularında ana muharip güçler piyadelerden oluşturulurken süvariler daha ziyade yardımcı birlik işlevine sahiplerdir. Li Jing ise, Gök Türklerin tamamı at üzerinde süvari olarak savaştıkları için onların üzerine süvari birlikleriyle yürümüş ve bu yardımcı birlikleri ana muharebe birlikleri olarak kullanmıştır. Ayrıca Li Jing, Gök Türklere karşı yürüttüğü seferde baskın unsuruna son derece önem vermiş ve bunu birkaç kere başarılı bir biçimde uygulamıştır. Dolayısıyla onun Gök Türklere karşı tıpkı onlar gibi savaştığını söyleyebiliriz. Nitekim o dönem Çin’i yöneten Tang Hanedanı’nın kurucusu Li Yuan (sonraki ünvanıyla Tang Gaozu), henüz devletin başına geçmeden önce Gök Türk-Çin sınırında bir vali iken Gök Türkleri taklit ettiği bir hafif süvari birliği kurmuş ve bu sayede ülkenin kuzeyinde Gök Türk akınlarını durdurabilen tek kişi hâline gelmiştir. Li Jing de Li Yuan’in bu yöntemini uygulamıştır.
Erken Türk mitolojisinde doğa unsurları ve hayvanların yeri nedir? Bu alandaki araştırmalarınızdan örnekler verebilir misiniz?
Eski Türkler doğayla iç içe yaşadıkları ve ekseriyetle hayvancılıkla geçindikleri için, doğa unsurları ve hayvanlar erken Türk mitolojisinde yaygın bir biçimde görülmektedir. Özellikle kurt ve geyik gibi hayvanlar bazen boyların atası, bazen koruyucu ve yol gösterici, bazen ise felaket habercisi olarak geçmektedir. Doğa tanrıları ve ruhlarına yani iyelere de erken Türk mitolojisinde sıklıkla değinilmektedir. Bu konularla ilgili yaptığım çalışmalar arasında “Türk Mitlerindeki Motifler (VI.-VIII. Yüzyıllar)”, “Efsanevi Türk Hükümdarı Yama Kağan ve Türk Mitolojisinde Fatih Ata Hükümdar Motifi”, “Çin ve Tibet Kaynaklarına Göre Göktürk Mitleri”, “Elements of Turkic Mythology in the Tibetan Document P.T. 1283”, “Bozkır Halklarında Su Kültü”, “Gök Türklerde Doğa Kültleri”, “Türk Mitolojisi’nin Az Bilinen İki Kaynağı Olarak P.T. 1283 ve Xianluji, “Pre-Manichaean Beliefs of the Uyghurs I: Celestial and Natural Cults” ve “Pre-Manichaean Beliefs of the Uyghurs II: Other Religious Elements” başlıklı makalelerim ile bildirilerimi sayabilirim.
Tarih eğitiminde mitolojinin rolü sizce nedir? Bu konuyu öğrencilerinize nasıl aktarıyorsunuz?
Mitoloji bir toplumun kültürünü ve dünya görüşünü en iyi sunan unsurlardan birisidir. Dolayısıyla Türk Mitolojisi bize Türklerin kültür tarihi hakkında çok değerli veriler sağlamaktadır. Nitekim ben de bölümümüzde lisans 1. sınıflara verdiğim zorunlu dersler olan İslam Öncesi Türk Tarihi ile İslam Öncesi Türk Kültür Tarihi derslerinde çeşitli konularda Türk Mitolojisi kapsamındaki anlatılara değiniyorum, ayrıca lisans 4. sınıflara seçmeli olarak Türk Mitolojisi dersi veriyorum. Bunların yanı sıra yüksek lisansta da her Bahar döneminde açtığım seçmeli bir Eski Türklerde Din ve Mitoloji dersim oluyor.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Genel Türk Tarihi alanında çalışmanın akademik ve saha araştırmaları açısından sağladığı imkânlar nelerdir?
Çalışmakta olduğum Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Genel Türk Tarihi alanında yaptığım akademik ve saha araştırmalarım için bana gerekli izinleri vermektedir. Çalışmalarımı yürütmem için bölümde odam da vardır. Üniversitenin yaptığı anlaşmalar sayesinde çeşitli veritabanlarına ücretsiz erişebiliyorum, ayrıca yurtdışında basılan bazı makalelerimi yine üniversitenin yapmış olduğu anlaşmalar sayesinde ücretsiz açık erişim yayımlatabiliyorum. Kütüphanemiz de Kütüphaneler Arası Ödünç Sistemi sayesinde burada olmayan kitapları geçici süreliğine getirtebiliyor. Saha araştırmalarım için ise üniversiteden herhangi bir maddi yardım almadım çünkü bunu yapabilmemin tek yolu üniversite bünyesinde BAP (Bilimsel Araştırma Projesi) hazırlamak, ancak üniversite BAP’larının bütçeleri düşük olduğu için benim çalıştığım Orta Asya coğrafyasındaki masrafları karşılamaya yetmez. Bundan dolayı şimdiye kadar o bölgelerde hep kendi cebimden harcamalar yaptım. Ancak ileride yapmayı planladığımız bazı çalışmalarda üniversitemize paydaş kurum olarak yer vermeyi planlıyoruz.
Kazakistan’da keşfettiğiniz Kültöbe Yazıtlarının bulunma süreci nasıl gelişti? Bu keşif sizi en çok hangi yönleriyle heyecanlandırdı?
Aslında bu süreç 2019’da başladı. O yıl Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu’ndan gelen bir teklif üzerine yazdığım “Kırgızlar, Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar” başlıklı kitap bölümüm 2020’de Ötüken Neşriyat’ın bastığı ve kendisi ile Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere’nin editörlüğünü yaptıkları Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyası Kültür Tarihi başlıklı kitapta yayımlandı. Bu çalışmamı sonra genişlettim ve 2021 yılında Kronik Kitap’tan Yenisey’den Seyhun’a Türkler: Kırgızlar, Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar başlıklı kitap olarak yayımlattım. Kitabım yayımlandıktan sonra da söz konusu Türk topluluklarının geçmişte yaşadıkları bölgeleri gezmeye karar verdim. 2023 ve 2024 yazlarında Kazakistan ile Kırgızistan’a giderek Türgişler-On Oklar ile Karlukların yaşadıkları bölgeleri gezdim. 2025 yazında ise Kazakistan’ın güneyi ile batısında bulunan tarihî Oğuz yurtlarını gezmeyi planladım. Gitmeden önce literatür taraması yaptım ve yüksek lisans yaparken o bölgedeki kazılara katılmış olan Dr. Serhan Çınar’dan öneriler aldım. 2025 Ağustos ayının başlarında Kazakistan’ın Türkistan şehrine gittiğimde de orada Doç. Dr. Halil Çetin’in yönlendirmesiyle Ahmet Yesevi Üniversitesi Türkoloji Bölümü lisans öğrencisi Alparslan Kavaklı’nın rehberliğinde gezmeye başladım. O sırada Serhan Çınar’ın iletişim bilgilerini verdiği Kazak arkeolog meslektaşım Doç. Dr. Bagdaulet Sizdikov’la görüştük ve kendisi Türkistan yakınlarında gidebileceğimiz çeşitli Oğuz yerleşimlerini harita üzerinde işaretleyerek bizlere gösterdi. Bunlardan birisi olan Türkistan İli Sawran İlçesi Orañğay/Oranğay Köyü’ndeki Oğuz yerleşimi Kültöbe (Türkiye Türkçesiyle Kültepe) ile köydeki Muḫtar Äwesov Ortaokulu’nda bulunan ve içinde Oğuzlara ait tarihî buluntular olan yerel müzeyi ziyaret etmemizi özellikle önerdi. Bunun üzerine 6 Ağustos 2025 tarihinde sözü geçen yerleri gezdik ve müzenin bir köşesinde yazıtla karşılaştık. Ne olduğunu okul görevlilerine sorduğumuzda bilmediklerini söylediler. Yazıtın Gök Türk harfli olduğunu fark edince hızlıca fotoğrafını çektik ve gezimize devam ettik. Türkiye’ye döndükten sonra Kazak dilci meslektaşım Doç. Dr. Talgat Moldabay’a ulaşarak Türkistan yakınlarında daha önce başka yazıtların bulunup bulunmadığını sordum. O da birkaç yazıtın bulunduğunu ama hepsinin şu anda Astana ve Almatı’daki müzelerde korunduğunu söyledi. Yerel müzelerde herhangi bir yazıt olup olmadığını sorduğumda ise bilgilerinin olmadığını belirtti. Bunun üzerine Kültöbe Yazıtı’nın literatürde bilinmediğini fark ettim. Yaptığım literatür taramasında da yazıtla ilgili hiçbir bilgi bulamayınca, bunun bilinmeyen bir yazıt olduğu görüşüne ulaştım. Ekim ayında Türkistan’da düzenlenecek bir kongreye gitmeden önce ÇOMÜ’den arkeolog meslektaşım Doç. Dr. Savaş Sarıaltun’dan bir arkeolojik buluntunun nasıl inceleneceği, ölçümlerinin nasıl yapılacağı ve nasıl yayımlanacağı konularında bilgiler aldım. Nitekim Eylül sonunda Türkistan’a gittiğimde rehberim Alparslan Kavaklı’yla birlikte 29 Eylül 2025 tarihinde Orañğay’daki ortaokulu ve müzeyi ziyaret ettik. Okul müdürü Nurjan Kadirov’tan aldığımız iznin ardından, müzenin kurucusu olan tarih öğretmeni Aḫmatjon Rasuloviç Aḫmetov’un yardımıyla hem yazıtın ölçülerini alıp belgelendirilmesini yaptık hem de nasıl bulunduğuyla ilgili bilgiler aldık. Türkiye’ye dönüşümün ardından, eski Türk yazıtları konusunun en önde gelen uzmanlarından Prof. Dr. Erhan Aydın’a yazıtın fotoğraflarını göndererek fikrini sordum. Sonraki birkaç gün içerisinde ben ve Erhan Aydın hoca yazıt üzerine ayrı ayrı çalışarak aşağı yukarı aynı biçimde okuduk, ardından da bu buluntuyu Alparslan Kavaklı’yla birlikte makale hâline getirip bilim dünyası ile kamuoyuna duyurmaya karar verdik.
Kültöbe Yazıtları’nın Oğuz tarihi açısından önemi nedir? Bu bulgular, mevcut tarih anlatılarını hangi yönleriyle yeniden düşünmemizi gerektiriyor?
Bugüne kadar Oğuzların İslamiyet’i benimsemeden önce yazı kullandıklarına ilişkin herhangi bir bulgu yoktu. Nitekim mevcut literatüre göre Oğuzcanın yazı dili hâline gelmesi, 13. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da olmuştur. Kültöbe Yazıtı ve bölgede daha önce bulunan diğer yazıtlar, Oğuzların İslamlaşmadan önce Türk Yazısı’nı kullandıklarına işaret ediyor. Sözünü ettiğim diğer yazıtlar, daha önceki Kazak dilciler tarafından farklı yüzyıllara tarihlendirilmiş ve farklı topluluklarla özdeşleştirilmiş, biz ise bunların büyük olasılıkla Oğuzlara ait olduğunu önerdik. Ayrıca eğer ḳazar ḳan ḳul yani “Hazar Hanı’nın kulu” tarzındaki okuyuşumuz doğruysa, bu yazıt Hazar Kağanlığı ile Oğuz Yabguluğu arasındaki ilişkilere ışık tutuyor olabilir. Zira tarihçiler arasında hâlâ süren bir tartışmaya göre Oğuz Yabguluğu, Hazar Kağanlığı yıkılana kadar bu kağanlığa tabi bir devlet olabilir.
Kültöbe Yazıtları’nın dil, üslup ve kavramsal yapısı, Orhun ve Yenisey Yazıtları ile karşılaştırıldığında ne tür benzerlikler ve farklılıklar ortaya koymaktadır?
Kültöbe Yazıtı tek bir satır ve 7 harften oluşan oldukça kısa bir metindir. Bu tarz kısa yazıtları okumak ve çözmek ise oldukça zordur. Yazıtta ḳaz er veya daha büyük olasılıkla ḳazar biçiminde geçen kelime, bize göre Hazar adına denk geliyor olabilir. Ancak bundan yüzde yüz emin değiliz, zira Hazar adı Türk yazıtlarında yalnızca Moğolistan’daki Uygur yazıtlarında dört kere, hepsinde de ḳasar biçiminde geçmektedir. Ancak Hazarların komşularının Yunanca, Arapça, Latince, İbranice ve Eski Kilise Slavcası gibi dillerde yazdıkları metinlerde bu adın s harfi ile değil, z harfiyle yazıldığı görülmektedir. Bu da kesin olmamakla birlikte batıda ḳasar adının ḳazar veya ḫazar biçiminde, z’li bir telaffuza sahip olduğunu gösteriyor olabilir. Dolayısıyla, yazıttaki ḳazar ifadesi muhtemelen doğudaki Türk lehçelerinden biraz farklılaşmış yerel bir ağzın özelliklerini yansıtmaktadır. Elbette daha kesin konuşabilmemiz için şu anda daha fazla veriye ihtiyaç duymaktayız. Bölgede yapılacak arkeolojik çalışmalar belki ileride daha başka yazıtların bulunmasını sağlayabilir. Harflerin yazım tarzlarına gelecek olursak ise, bu yazıttaki harflerin Orhun Yazıtları’ndakilerden daha çok Uygur, Yenisey ve Talas yazıtlarındaki varyantlara benzediğini görmekteyiz. Yazıtın sonundaki harf ise bugüne kadar başka hiçbir yazıtta tanıklanmamıştır, dolayısıyla biz ve Erhan Aydın hoca, biçim olarak bu harfe en yakın olanı göz önüne alarak söz konusu harfin kalın l’nin bir çeşidi olabileceğini düşündük. Üslup ve kavramsal yapı olarak baktığımızda ise, elimizdeki mevcut Türk yazıtlarının çoğu ölümle ilgili ifadeler içeren mezar yazıtları veya kullanımla ilgili ifadeler içeren ve eşyaların üzerine kazınan yazıtlardır. Bazen ise çobanlar veya yolcular gibi kişilerden kalma da kısa yazıtlarla karşılaşabiliyoruz. Büyük olasılıkla Kültöbe Yazıtı da bu tarz bir metindir diye tahmin ediyoruz.
Kültöbe Yazıtları’nın tarihlendirilmesinde hangi bilimsel yöntemler kullanıldı? Bu tarihlendirme erken Türk siyasi ve toplumsal yapısına dair hangi yeni verileri sunmaktadır?
Kültöbe Yazıtı’nın bulunduğu yer bir Oğuz yerleşimidir. Başta Oğuz Yabguluğu’nun kışlık başkenti Yeŋi Kend olmak üzere, Seyhun Irmağı boylarındaki Oğuz yerleşimlerinde yapılan arkeolojik çalışmalar Oğuzların bu bölgeye gelişlerinin 9. yüzyıl olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim muasır yazılı kaynaklarda da Oğuzlar Seyhun boylarında bu yüzyılda anılmaya başlanmışlardır. 13. yüzyılda yaşamış olan tarihçi İbnü’l-Esir ise, Oğuzların bölgeye gelişlerini 770’lere tarihlendirmektedir. Oğuzların Seyhun kıyılarına gelmelerinden önce ise burada Türk olmayan İranî bir halk yaşıyordu. Çin kaynakları bu halktan ve sahibi olduğu devletten Kangju olarak söz etmektedir, Orhun Yazıtları’ndaki Keŋü (Kengü) Tarman/Tarban ile Keŋeres (Kengeres) yer adlarının da Kangju’yle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Günümüzdeki Kazak arkeoloji literatüründe bu uygarlık Jetiasar yani “Yedi Hisar” olarak adlandırılmaktadır. Her ne kadar Sovyet döneminde bazı Kazak dilciler Türkistan bölgesindeki Türk yazıtlarını bu uygarlığa bağlamışlar ve tarihlendirmeyi ona göre yapmış olsalar da, yakın zamanlarda Kengü uygarlığına ait İranî yazıtlar da bu bölgede çıkmış ve Kengülerin Türk olmadığını göstermiştir. Dolayısıyla biz de Kültöbe Yazıtı’nı duyuran makalemizde hem Oğuzların bu bölgeye gelişlerinin 9. yüzyıl olması hem de onlardan önce bölgede İranî bir yazı dili olması nedeniyle, yazıtın tarihlendirmesini bölgedeki Oğuz varlığının tarihi olan 9.-10. yüzyıllar olarak önerdik. Elbette ileride yapılacak daha ayrıntılı çalışmalar, daha net bir tarihlendirme yapmamıza yardımcı olacaktır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, hem Kültöbe Yazıtı hem de bölgedeki diğer yazıtlar bize Oğuzların İslamlaşmadan önce yalnızca sözlü bir dile sahip olmadıklarını, aynı zamanda yazı da kullandıklarını gösteriyor. Yazıtlarda kullanılan dilin Oğuzca mı yoksa bazı dilci meslektaşlarımızın önerdikleri üzere “ortak Türk yazı dili” mi olduğu ise başka bir tartışma konusu.
“Türk’ün Türk’le Savaşı: Asya’dan Anadolu’ya Türkler” adlı kitabınızın çıkış noktası nedir? Eserin temel mesajını nasıl özetlersiniz?
Bu kitabın çıkış noktası, Türk tarihine farklı Türk toplulukları veya hükümdarlarının birbirleriyle yaptıkları mücadeleler açısından bakmaktır. Geçmişi göz önünde bulundurduğumuz zaman, teşkilatçılıklarıyla ve askerî yapılarıyla öne çıkan Türklerin tarih boyunca pek çok irili ufaklı devlet kurduklarını, ancak yine bu devletlerin çoğunun Türkler tarafından yıkıldığını görmekteyiz. Eserin temel mesajı, tarih boyunca pek çok toplulukla savaşan Türklerin aslında en çok birbirlerine zarar verdiklerini vurgulamaktır.
Genç tarihçilere özellikle Türk tarihi alanında çalışmak isteyenlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Birincisi, mutlaka iyi düzeyde İngilizceye sahip olduktan sonra en az bir kaynak dilini ve en az bir araştırma dilini okuduklarını anlayıp çevirebilecek kadar öğrensinler. İkincisi, güncel literatürü olabildiğince takip etmeye çalışsınlar. Üçüncüsü de, bizim çalıştığımız dönemde yazılı kaynaklardaki bilgiler sınırlı olduğu için arkeolojik, nümizmatik, klimatolojik, antropolojik ve arkeogenetik gibi diğer alanlardan edinilen verileri de mutlaka kullansınlar. Ayrıca bizim alan çalışmak isteyen genç tarihçilere Orta Asya’daki Türk yurtlarını olabildiğince gezmelerini önerebilirim, ancak ülkemizin mevcut ekonomik sorunları nedeniyle bunu gerçekleştirmek şu anda oldukça zor gibi gözüküyor. Yine de bazen öğrencilerin o bölgelere gidişini kolaylaştıran çeşitli etkinlikler veya eğitimler de olabiliyor, o yüzden böyle fırsatlara denk gelirlerse kaçırmasınlar ve yararlansınlar derim.
Son dönemde Türk mitolojisi üzerine yürüttüğünüz çalışmalar nelerdir? Bu alanda yeni bulgular veya yorumlar söz konusu mu?
Uzun bir süredir Gök Türklerde din ve mitoloji üzerine bir kitap yazıyorum, ancak araya giren başka işlerim nedeniyle biraz ara vermek zorunda kaldım. Üzerimdeki işler bittikten sonra Hun topluluklarının dinî inançları ve mitolojileri üzerine ayrı bir çalışma kaleme almayı planlıyorum. Ayrıca geleceğe dönük planlarım arasında erken dönem Uygur dinî inançları ve mitolojisi üzerine bir kitap yazmak var. Elbette araya şu anda planlamadığım başka benzer çalışmalar sıkıştırabilirim. Bunların dışında, şu anda Geyikli Belediyesi’nin desteğiyle yürüttüğüm Geyikli Bölgesi Halk Geleneklerinde Eski Türk Kültürünün İzleri başlıklı proje kapsamında proje ekibindeki araştırmacı lisansüstü öğrencilerimle birlikte bir kitap hazırlıyoruz. Bunların dışında, ileride yine Çanakkale ve Balıkesir yörelerinde eski Türk inançlarının izleriyle ilgili başka çalışmalar yürütmeyi de düşünüyoruz. Türk Mitolojisi’yle ilgili yaptığım çalışmalarda bugüne kadar ülkemizde pek bilinmeyen bazı Çin ve Tibet kaynaklarındaki anlatıları bilim camiasına tanıttım. Ayrıca bu alanda ülkemizdeki literatürde gördüğüm bir eksiklik üzerine, erken dönem Türk Mitolojisi üzerine çalışırken dünya mitolojileriyle karşılaştırmalar da yaptım ve Türk mitolojik anlatıları hakkında daha önce söylenmemiş bazı yeni görüşler ortaya koydum.
Doç. Dr. Hayrettin İhsan Erkoç kimdir?
1985 yılında Ankara’da doğdu. 2002 yılında girdiği Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden 2006’da mezun oldu. Yüksek lisansını Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı’nda yaptı ve Eski Türklerde Devlet Teşkilâtı (Gök Türk Dönemi) başlıklı teziyle 2008’de tamamladı. 2009 yılında başladığı ve aynı yerde aldığı doktora eğitimini ise General Li Jing’in Askerî Düşüncesi ve Doğu Göktürk Kağanlığı’nın Çöküşü başlıklı teziyle 2015’te bitirdi. Doktora sırasında 2010-2011 Eğitim-Öğretim Yılı’nı Avusturya’da Klagenfurt Alpen-Adria Üniversitesi Tarih Enstitüsü’nde Erasmus değişim öğrencisi olarak geçirdi. 2011-2017 yılları arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. 2017’de aynı anabilim dalına Yardımcı Doçent olarak atandı, 2018-2020 arasında Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaya devam etti. 2020 yılında Genel Türk Tarihi alanında Doçent ünvanını aldı ve görevini hâlen burada Doç. Dr. olarak sürdürmektedir. Gök Türk dönemi ağırlıklı olmak üzere İslam-öncesi Türklerde teşkilat, ordu, din, mitoloji ve toplumsal yapı gibi konular çalışmaktadır. Telif kitapları Sunzi Bingfa’nın İngilizce ve Türkçe Çevirileri (İstanbul, 2017) ile Yenisey’den Seyhun’a Türkler: Kırgızlar, Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar’dır (İstanbul, 2021). Hasan Enver Paşa’nın makalelerinden hazırladığı Türklerin Menşeine Dair (İstanbul, 2021) ile Zhang Rentang’ın doktora tezinden hazırladığı Tang Devri’ndeki Doğu Göktürkleri Hakkında Yeni Belgeler: Cefu Yuangui ve Zizhi Tongjian’e Göre (618-745) (Ankara, 2025) başlıklı kitapları yayımlamıştır. Bunların yanı sıra yurtiçi ve yurtdışında yayımlanmış çeşitli makaleleri, kitap bölümleri, bildirileri ile çevirileri bulunmaktadır.
Doç. Dr. Hayrettin İhsan Erkoç
1985 yılında Ankara’da doğdu. 2002 yılında girdiği Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden 2006’da mezun oldu. Yüksek lisansını Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı’nda yaptı ve Eski Türklerde Devlet Teşkilâtı (Gök Türk Dönemi) başlıklı teziyle 2008’de tamamladı. 2009 yılında başladığı ve aynı yerde aldığı doktora eğitimini ise General Li Jing’in Askerî Düşüncesi ve Doğu Göktürk Kağanlığı’nın Çöküşü başlıklı teziyle 2015’te bitirdi. Doktora sırasında 2010-2011 Eğitim-Öğretim Yılı’nı Avusturya’da Klagenfurt Alpen-Adria Üniversitesi Tarih Enstitüsü’nde Erasmus değişim öğrencisi olarak geçirdi. 2011-2017 yılları arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. 2017’de aynı anabilim dalına Yardımcı Doçent olarak atandı, 2018-2020 arasında Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaya devam etti. 2020 yılında Genel Türk Tarihi alanında Doçent ünvanını aldı ve görevini hâlen burada Doç. Dr. olarak sürdürmektedir. Gök Türk dönemi ağırlıklı olmak üzere İslam-öncesi Türklerde teşkilat, ordu, din, mitoloji ve toplumsal yapı gibi konular çalışmaktadır. Telif kitapları Sunzi Bingfa’nın İngilizce ve Türkçe Çevirileri (İstanbul, 2017) ile Yenisey’den Seyhun’a Türkler: Kırgızlar, Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar’dır (İstanbul, 2021). Hasan Enver Paşa’nın makalelerinden hazırladığı Türklerin Menşeine Dair (İstanbul, 2021) ile Zhang Rentang’ın doktora tezinden hazırladığı Tang Devri’ndeki Doğu Göktürkleri Hakkında Yeni Belgeler: Cefu Yuangui ve Zizhi Tongjian’e Göre (618-745) (Ankara, 2025) başlıklı kitapları yayımlamıştır. Bunların yanı sıra yurtiçi ve yurtdışında yayımlanmış çeşitli makaleleri, kitap bölümleri, bildirileri ile çevirileri bulunmaktadır.




