Uluslararası ilişkiler tarihinin en temel gerçeklerinden biri şudur: Büyük güçlerin istikrarı, dünya düzeninin istikrarıdır.
Özellikle askeri, ekonomik ve diplomatik kapasitesi bakımından küresel sistemin merkezinde yer alan Amerika Birleşik Devletleri'nin başındaki liderin sözleri ve kararları yalnızca kendi ülkesini değil, milyarlarca insanın geleceğini etkiler. Bu nedenle Amerikan başkanının güvenilirliği artık yalnızca bir iç politika meselesi değil; küresel güvenlik, ekonomik istikrar ve dünya barışı meselesidir.
Diplomasinin temelinde güven vardır. Devletler arasındaki anlaşmalar, verilen taahhütler ve yürütülen müzakereler ancak tarafların birbirlerinin niyetlerine belirli ölçüde inanabilmesiyle anlam kazanır. Buna karşılık bir liderin sürekli değişen açıklamalar yapması, bugün uzlaşmadan söz ederken yarın tehdit dili kullanması, bugün müzakere çağrısı yaparken ertesi gün gerilimi artıracak adımlar atması uluslararası sistemde ciddi bir güven krizine yol açar.
Güvenilirliğini kaybeden bir devlet yalnızca diplomatik itibarını değil, caydırıcılığını ve liderlik kapasitesini de kaybetmeye başlar. Dünyanın en güçlü ordusuna ve en büyük ekonomilerinden birine sahip olmak, eğer siyasi liderlik güven vermiyorsa tek başına yeterli değildir.
Donald Trump'ın siyasi kariyeri boyunca sergilediği dış politika anlayışı, öngörülemez, kişiselleşmiş ve kurumsal dengeleri zorlayan bir yaklaşım olarak sürdürülmektedir.
Bir gün müttefiklere güvence verip ertesi gün onları hedef alan açıklamalar yapmak, bir gün diplomasi çağrısı yaparken ertesi gün sert güç kullanımını gündeme getirmek tüm Dünyayı bir belirsizlik içinde bırakmaktadır.
Bu durum yalnızca diplomatik bir sorun değildir. Zira Dünya ekonomisi güven üzerine kuruludur. Küresel piyasalar öngörülebilirliği sever. Ancak dünyanın en büyük ekonomisinin liderinden gelen çelişkili mesajlar çok ciddi küresel ekonomik belirsizliklere neden olabilmektedir.
Avrupa açısından tablo daha da kaygı vericidir. Avrupa güvenlik mimarisi onlarca yıldır büyük ölçüde Amerikan liderliğine dayanmıştır. Ancak bugün Washington'dan gelen değişken ve zaman zaman çelişkili mesajlar, Avrupa başkentlerinde ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Müttefikler, yarın hangi politikanın uygulanacağını kestiremedikleri bir yönetim karşısında uzun vadeli stratejiler geliştirmekte zorlanmaktadır.
Bu belirsizliğin ekonomik sonuçları çok ağır olabilir. Enerji piyasalarında yaşanabilecek her yeni kriz, Avrupa sanayisini doğrudan etkiler.
İrana yönelik istikrarsız ve saldırgan savaş politikasının yol açtığı Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki yükseliş üretim maliyetlerini artırıyor, enflasyonu körüklüyor ve ekonomik büyümeyi baskılamaktadır.
Sonuçta faturayı ödeyenler siyasetçiler değil; işsiz kalan işçiler, küçülen işletmeler ve alım gücü düşen milyonlarca vatandaş olsada asıl tehlike dünya barışı açısından ortaya çıkmaktadır.
Nükleer çağda bu risk insanlık açısından çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.
Dünyanın en büyük askeri kapasitesini elinde bulunduran bir devletin liderinin ani yön değişiklikleri göstermesi veya kişisel reflekslerle hareket ettiği algısının oluşması, yalnızca bölgesel çatışmaları değil küresel felaket senaryolarını da gündeme getirmektedir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir gerçek daha vardır: Bu durum yalnızca dünyaya zarar vermemekte; Amerika Birleşik Devletleri'nin kendisine de zarar vermektedir.
Amerikan gücünün temel kaynağı yalnızca uçak gemileri, nükleer silahları veya ekonomik büyüklüğü değildir.
Amerika'nın asıl gücü, Dünyanın en büyük Ordusuna ve silahlı gücüne sahip olması, Doların rezerv para olması, Amerikan tahvillerinin güvenli liman olarak görülmesi, müttefiklerin daha düne kadar ciddi anlamda Washington'un liderliğine inanması ve uluslararası şirketlerin Amerika'yı öngörülebilir bir merkez olarak kabul etmesi, Amerikan etkisinin gerçek temelidir.
Eğer bu güven aşınırsa ki bugün aşınmış durumda! Zarar görecek ilk ülkelerden biri yine Amerika olacaktır.
Güven kaybı hem paranın hemde müttefiklerin alternatif arayışlarını hızlandırır ve Amerika'nın küresel liderlik kapasitesini zayıflatıyor. Kısacası öngörülemez liderlik yalnızca dünya için değil, Amerikan ulusal çıkarları açısından da ciddi bir risktir.
ABD tarihi boyunca başkanların üzerinde anayasal denge ve denetim mekanizmaları bulunmuştur. Kongre, yargı, federal kurumlar, diplomatik bürokrasi ve ulusal güvenlik yapıları, devletin uzun vadeli çıkarlarını koruyan unsurlar olarak görülmüştür.
Bugün de Amerikan kurumlarının temel sorumluluğu herhangi bir siyasi kişiliği korumak değil, Amerikan devletinin istikrarını ve ulusal çıkarlarını korumaktır. Eğer bir liderin tutarsız veya öngörülemez davranışlarının ülkenin güvenilirliğine, müttefik ilişkilerine, ekonomik çıkarlarına ve küresel istikrara zarar verdiği düşünülüyorsa, demokratik ve anayasal mekanizmaların daha etkin şekilde işlemesi beklenir.
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin siyasi geleceği değildir. Mesele, dünyanın en güçlü devletinin stratejik aklının korunup korunamayacağıdır.
Tarih, kurumların zayıfladığı ve kişisel tercihlerin devlet politikalarının önüne geçtiği dönemlerin genellikle istikrarsızlıkla başlayıp yıkımla sonuçlandığını göstermektedir.
Güçlü devletleri güçlü yapan şey yalnızca liderleri değil, liderlerden daha uzun ömürlü olan Hukuki ve anayasal kurumlarıdır.
Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu şey tehdit diliyle yönetilen bir uluslararası sistem değil; güvene dayalı, tutarlı ve sorumlu liderlik anlayışıdır.
Küresel ekonominin kırılganlaştığı, bölgesel savaşların arttığı ve jeopolitik rekabetin sertleştiği bir dönemde, dünyanın en güçlü devletlerinden birinin liderliğindeki öngörülemezlik yalnızca siyasi bir kusur olarak görülemez. Bu durum küresel ekonomi, Avrupa'nın güvenliği ve dünya barışı açısından ciddi bir risk olarak değerlendirilmelidir.
Güç sahibi olmak tek başına liderlik değildir. Gerçek liderlik, sahip olunan gücü öngörülebilir, sorumlu ve barışa hizmet edecek şekilde kullanabilmektir.
Aksi halde güç, istikrar üretmek yerine kaos üretir, güven vermek yerine korku yaratır ve barış inşa etmek yerine yeni krizlerin kapısını aralar.
Bugün cevap bekleyen soru şudur: Amerikan kurumları, Amerikan devlet geleneği ve anayasal denge mekanizmaları, ülkenin ve dünyanın ihtiyaç duyduğu öngörülebilirliği koruyabilecek midir? Çünkü bu sorunun cevabı yalnızca Amerika'nın değil, tüm dünyanın geleceğini yakından ilgilendirmektedir.