Bazı şehirler anıtlarla konuşur, bazıları ise sessizlikle… Brüksel’de sıradan bir kaldırım köşesinde, bugün çoğu insanın fark etmeden yanından geçtiği bir nokta var ki Türk diplomasisinin ağır bedellerinden birine ev sahipliği yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti Brüksel Büyükelçiliği’nde görev yapan diplomat Dursun Aksoy’un şehit edildiği bu yer, yalnızca bir suikastın değil, bir devletin temsil mücadelesinin izlerini taşıyor. Bu yazımız tam da bu sessizliği konuşturmak ve unutulan bir hatırayı yeniden görünür kılmak için kaleme alınmıştır.

SESSİZ BİR KÖŞE KONUŞUR ORADA

1944 yılında Isparta’da dünyaya geldi Aksoy, 1976 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladı ve Türkiye Cumhuriyeti Brüksel Büyükelçiliği’nde görev yapan bir diplomasi mensubuydu. Büyükelçi değildi belki; ama diplomasinin omurgasında yer alan, devletin dışarıdaki sürekliliğini sağlayan görünmez kadronun bir parçasıydı. Evrakla, düzenle, temsil disipliniyle çalışan; protokolün arkasındaki ağır yükü omuzlayan bir diplomasi emekçisiydi. Devleti masa başında değil, gündelik temsil mücadelesinin içinde öğrenmiş; sabırlı, sessiz ve kararlı bir meslek yolculuğu sürdürmüştü. Brüksel Büyükelçiliği’nde ki bu görevi, onun yolculuğunun Avrupa’daki ağır duraklarından biri olacaktı.

DİPLOMASİDE KARANLIK YILLAR

Türk diplomasisi çoğu zaman zarif cümlelerle, yuvarlak masa toplantılarıyla ve protokol fotoğraflarıyla anılır. Bu durum sadece ülkemiz için değil; “diplomasi” kavramı genel olarak bu unsurlarla örtüşür ve birbirlerini tamalar. Oysa bu estetik görüntünün ardında, zaman zaman silah sesleriyle kesintiye uğramış bir tarih vardır. 1970’li ve 80’li yıllarda, Türk diplomatlarının Avrupa’nın farklı şehirlerinde hedef alınması, bu karanlık tarihin en ağır sayfalarını oluşturur. Büyük bir çoğunluğu Ermeni terör örgütleri tarafından yürütülen bu saldırılar, yalnızca bireylere değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyetine yönelmiş planlı bir meydan okuma olarak karşımıza çıkmaktadır. Dursun Aksoy’un Brüksel’deki bu görevi ise görevi de tam bu gerilim hattının üzerinde yerini alıyordu.

HEDEF ALINAN TEMSİL

14 Temmuz 1983 sabahı… Ülkemizde Ramazan Bayramını somut günü saat 10 civarlarıydı. İdari ateşe Dursun Aksoy Brüksel’in Franklin Roosevelt Bulvarı’ndaki evinin önünde, işe gitmek üzere arabasına bindiği sırada silah sesleri yükseldi. ASALA üyesi bir terörist tarafından başından ve göğsünden vurulan Aksoy, olay yerinde şehit oldu. O gün hedef alınan, bir kişi değil; bir bayraktı, bir devletti. Çünkü diplomatlar kimlikleriyle değil, taşıdıkları bayrakla anılır; temsil ettikleri ülkeyle bilinir. Aksoy’un şehadeti, Türk diplomasisinin dışarıdaki varlığının hedef alındığını gösteren sembolik bir kırılma anıydı. Saldırıdan sonra United Press International’a telefon eden bir kişinin eylemi ASALA adına üstlendiği bilgisi geçildi. Ardından AFP’ye yapılan bir başka aramada bu kez ESAK olduğu söyleniyor. BBC ise üçüncü bir grubun “Ermeni Devrimci Ordusu” adına saldırıyı sahiplendiğini duyurdu. Farklı isimler vardı, fakat tek hedef Türk Devleti'ydi.

Çocuklar 'can dostlar' sayesinde dijital bağımlılıktan uzaklaşıyor
Çocuklar 'can dostlar' sayesinde dijital bağımlılıktan uzaklaşıyor
İçeriği Görüntüle

BEDEL ÖDEYEN GELENEĞİMİZ

Şaziye Aksoy ile evli olan Dursun Aksoy, geride Özlem (13), Çiğdem (10) ve Ümit (4) yaşlarında üç çocuk bıraktı. 19 Temmuz’da Brüksel’de düzenlenen törenin ardından naaş Ankara’ya getirildi; 21 Temmuz’da yapılan resmî merasimin ardından memleketi Isparta’nın İstanköy’ünde toprağa verildi. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Dursun Aksoy’un adı; Kemal Arıkan, Galip Balkar, İsmail Erez, Şarık Arıyak gibi isimlerle birlikte anılmalıdır. Bu isimler, Türk diplomasisinin “rahat bir masa sanatı” olmadığını; gerektiğinde hayat bedeli ödenerek sürdürülen bir temsil sorumluluğu olduğunu hatırlatır. Onlar protokolde değil, pusunun ortasında sınanan bir geleneğin parçasıdır. Bu gelenek, yalnızca geçmişe ait bir acı hatıra değil; bugünün diplomasisini de şekillendiren ağır bir mirastır.

MEKÂNIN HAFIZASI & GÖRÜNMEYEN HATIRA

Ancak hafıza yalnızca isimleri anmakla diri tutulmaz. Mekânlar da hafızanın taşıyıcısıdır. Lizbon’da, Ottawa’da, Los Angeles’ta şehit diplomatlar için yapılan anıtlar, bir devletin geçmişine gösterdiği saygının somut ifadesidir. Oysa Brüksel’de Dursun Aksoy’un şehit edildiği yer bugün bu bilinci yeterince yansıtmıyor. Çevrelemesi olmayan, işaretlenmemiş bu alan, Türk diplomasisinin bedel ödeyen hafızasına yakışmayan bir görüntü sunuyor. Küçük bir plaket, sembolik bir çevreleme bile, oradan geçenlere şunu hatırlatmaya yeterdi: “Burada bir Türk diplomatı görev başında şehit edildi.” Bu tür düzenlemeler yalnızca estetik değil; tarihî ve siyasal bir mesajdır. Devletler şehit verdikleri yerleri işaretleyerek sadece vatandaşlarına değil, dünyaya da hafızalarını sahiplendiklerini gösterir.

TÜRK DİPLOMATİK MİSYONLARI İÇİN VEFA VE HAFIZA ÇAĞRISI

Türk Dışişleri misyonlarına ve özellikle Brüksel Büyükelçiliğimize bugün tarihi bir sorumluluk düşmektedir: Dursun Aksoy’un şehit edildiği noktanın bir anıt veya plaketle görünür kılınması artık bir vefa borcudur. Bu adım, gelecek nesillerin toplumsal hafızasını canlı tutacak bir nişane olacaktır.

Osmanlı’nın şehir merkezlerine inşa ettiği "hazireler" gibi, bu anıtlar da bulunduğumuz coğrafyalarda geçici olmadığımızın ve tarihimize sahip çıktığımızın birer mührüdür. Unutulmamalıdır ki diplomatlar sadece yaşarken değil, şehadetlerinden sonra da devleti temsil etmeye devam ederler. Bir devletin büyüklüğü, kahramanlarına gösterdiği özenle ölçülür. Ülkemizin hür ve baki kalması dileğiyle.

Kaynak: Fevzi AKARGÜL