0
Gayb; diyorum varlığın anlamlı oyunu. Saklambacı. Körebesiyiz biz insanlar bu büyük saklambacın… Öz bağımızın düğümü içimizde. Görmek ister görürüz. Görmek istemez görmeyiz. Ama kabul etmeliyiz ki tamamıyla kaybolmuş değildir. Görünüp görünüp kaybolur… Unutuşun ve hatırlamanın arafındaki gel gitte bizi çağırır… Görünenin, zahirin sıradanlığını aşmak istiyorsak gaybın peşine düşeriz. Ki zahirin şaşılığına bakılırsa büyük kaybımızdır gayb…
Beş duyunun bize fısıldadığı en önemli şey, hiç bir şeyin asla bu kadar olmadığı değil midir?
Besbelli ki bu irili ufaklı saklanmaların ardında aranıp bulunmayı isteyen bir irade var.
Ve belli ki kendiliğinden bulunma çok kolay bile olsa hiç cazip değil. Arana arana bulunmazlığa kaçarken yakalanıvermeye bakıldığında... Üstün olanın yakalamayı dayatmak yerine yakalanmayı tercihi ve buluşmak için bizim irademizi kullanmamızı beklemesi bizim açımızdan çok ilginç. Bu bilinçli gizliliğin yaşamımızı olağandan bir üstüne kaldırarak tatlandırması ne güzel. Ve eğer kıymetini bilir ve katılırsak bu anlamlı oyuna, noktanın aynısında, paydanın ortasında buluşmanın tadı tamamlanıyor.
" Ara bul" demenin karşı iradeye, bizim irademize bir saygı, inisiyatif hakkı tanıma olduğu açık. Tek taraflı bulunup gelmek, geldim deme teklifsizliği yerine, kayboluvermek oldukça cazip bir teklif gibi görünüyor.
Tek başına varken bir başkayı var edip ona görünmeksizin saklanmak, bir varlık oyunudur. Oyun demem meseleyi Kim'in oynadığı düşünüldüğünde hiç te basit kaçmayacaktır zannediyorum. Gayb işte varlığın kilitlenmiş uzayıdır. Arka odası, odaları… Mahremiyetin dik alası. Susması asıl sesin. Kapaması gözlerini özün…
İşte ilk görünmeler, ilk bulunup gelmeler diyebileceğimiz tecelli de muhakkak bir şey var. Bin şey… Binlerce şeyler…
Kayboluşun görücü usulü. Görünüp kaybolma. İpucu gelişler. En gizli şekillerde ortaya çıkma. Meydanın mahremiyeti. Mahremin hodri meydanlığı. Küçük huzurlara zuhur etme. Varlığın bütününün; parçalarında, parmak uçlarında, parmak uçlarına basa basa göze görünmesi.
Kitap hakikatin cümleler halinde tecellisidir. Varlığın sözlenmesi… Hayat ise onun görünür halleri… Resmedilmiş halleri… Resimler, ama nasıl resim… Hareketli, renkli… Hayatın cümleleri diyebileceğimiz olayların hareketli resimleri yaşanırken ki sıcaklığını yitirir ve zaman içinde soğur, donar ve buz aynası gibi olgu-n-laşır. Olgular; hayat ayetleridir. Kitab'daki muhkem ayetler gibi…
Hayat denize, göğe, dağa sokağa, bahçeye, parka, çarşıya pazara, olaylara, olguya yazılır. Kitap ise satırlara, lafızlara ve anlamlara. İkisinden okuduğunda da O'nunla tanışırız. Şayet istersek…
Hem canlı resimler, hem akan cümlelerle hemen her gün yeni bir tanışma imkanıyla karşı karşıya bırakılırız. Yazıların ve çizilerin ardında bizim karşımıza çıkmak isteyen bir giz/güç vardır. Biz bu fırsatının farkında olsak ta olmasak ta bu var...
Hep bir "el" uzanır bize… Fırsatı teper veya değerlendiririz. Memnun olur ya da olmayız. Fakat hep bir el uzatılır ve hep bir armağan verilir hepimize. Her gün. Vakitli vakitsiz. Biteviye…