AB’nin Adalet Bakanımız AKIN GÜRLEK’e yönelik yaptırım kararı, doğal olarak büyük tepkiyle karşılandı. Çünkü İsrail on binlerce masum insanı katledip işgaller gerçekleştirirken, onlara mühimmat sağlayan ÜYE ÜLKELERİNE tek laf edemeyenlerin, Türkiye’ye demokrasi dersi vermeye çalışması TERBİYESİZLİKTEN de FAZLASINA tekabül ediyor. Bunun ise Türkiye’yi, bir şeylere ZORLADIKLARI ihtimalini fazlaca güçlendirdiği muhakkak. Sanırım bu aklı evveller İran Savaşının bittiğini, artık nefes alacaklarını, NOTA’yı da alet ederek, Türkiye ile beraber Rusya’yı vuracakları bir atmosferin hayali içindeler. Tabi Türkiye buna yanaşmayacağından Ankara’yı zorlamaya, yapabilirlerse de dışardan iktidarı değiştirmeye YELTENECEKLERİNİ buradan anlamak mümkün… Oysa kazın ayağı hiçte öyle sandıkları gibi değil. Öyle ki Türkiye birtakım “kifayetsiz muhterislere” boyun bükmeyeceği kadar, ne denge politikalarını terk edip durup dururken Rusya ile savaşa girecek bir ülke, ne de İran savaşı henüz istedikleri gibi sulh bulmuş bir mesele… Nasıl mı? Anlatayım…

İran, ABD ve İsrail üçgeninde, ilginç gelişmeler yaşanıyor SAHNEDE. Evet, İran ve ABD'nin Pakistan aracılığında 18 Haziran'da imzaladığı İslamabad Mutabakatı, Orta Doğu'da bir umut ışığı yaktı ilk etapta. Zira Hürmüz Boğazı'nın açılması gibi 14 maddelik zaptın ardından, tarafların 60 günlük müzakere sürecine başlaması az buz şey değildi. Lakin savaşın asıl müsebbibi İsrail’in, bu görüşmelerde esamesinin okunmaması da bir o kadar şaşırtıcı seyretti. Zaten İsrail de yaşadığı hayal kırıklığı ve öfkeyi, doğrudan ABD'li yetkililere ağır hakaretlere dönüştürerek, bundan MEMNUN OLMADIĞINI ispatladı. Yoksa Netanyahu'nun sözcüsü kabul edilen Yinon Magal’ın, ABD özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner'ı "küçük Yahudiler" olarak nitelendirmesi; Trump'ı “kaybeden”, Başkan Yardımcısı JD Vance'i ise "pislik" olarak nitelendirmesi ve ABD'li temsilcilerin “Katar tarafından satın alınarak, İsrail'in çıkarlarının göz ardı edildiğini” savunması başka nasıl izah edilebilirdi ki?

Hal böyleyken herkesin aklına; “Trump gerçekten samimi mi yahut bir süreliğine MUTABAKAT TİYATROSU mu kuruyor” şeklinde sorular gelmesine yol açtı. Sonuçta Trump’ın bugüne dek destek gördüğü Siyonist lobiyi bir çırpıda silmek şöyle dursun, baskılarına dayanmasının dahi zor olduğunu kati surette yadsıyamayız. Hatta anlaşma maddelerinden bir tanesinin “Lübnan'da dahil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesi” olunca, oturup bir kere daha düşünmek şart. O nedenle Trump’ın ülkesinde kaybettiği kamuoyu desteğinin, “KASIM SEÇİMLERİNDE SANDIĞA ALEYHİNDE YANSIMAMASI” adına bir hamle yaptığını söylemek abartı sayılmaz. Yani kitabın ortasından arz etmek gerekirse; 60 günlük müzakere dönemi, kavga dövüş geçecek ki şu sıra bunun izlerine şahitlik ediyoruz. Akabinde de bazı ümitler belirdi denilerek, bir 60 gün daha müzakerelerin uzatılması kuvvetle muhtemel görülüyor. Böylece Kasım'a da ulaşılmış olacağı aşikâr.

Trump bu planıyla sandıktan istediğini alır mı derseniz, bunu bilemeyiz ama Kasım sonrası için de planları yok değil. Kaldı ki AMERİKAN EMPERYALİZMİ ve İSRAİL SİYONİZMİ diye ENTERCONNECTE bir şey var önümüzde. Bu aklın İran’ın yakaladığı moral üstünlüğünü ise yanlarına bırakacakları hiç mantığa sığmıyor. Dolayısıyla Rusya-Ukrayna Savaşındaki gidişata, İran’ın da eklenmesini kabul etmeyecekleri kesin. O nedenle Trump'ın Lübnan'da niye uğraşıyorsunuz? Suriye’ye bırakalım bu işi. Onlar acıtmadan kan alır” minvalindeki sözlerini bu bağlamda değerlendirebiliriz. Ama nafile. Ne var ki SURİYE’nin bunu hemen REDDETMESİNİN arkasında, açıkça ANKARA’yı gördüklerinden de hiç şüphemiz bulunmuyor. Anlayacağınız Kasımdan sonra öyle ya da böyle, İran’ı tekrar vurmaları maalesef en güçlü senaryo olarak öne çıkıyor. Asıl konu RUSYA’da NE YAPACAKLAR? Cevabı belli… Onu’da haftaya anlatırız İNŞALLAH…