Şehirlerimizin hızla betona dönüşmesinden hiç kimse hoşnut değil. Herkeste bir veryansın var, güzel günler gelsin diyerek umut dolu gelecek hayalleri var.

Çok hızlı betonlaşıyoruz. Bir avuç yeşillik varsa kıyıda köşede oraya dair huzur dolu hayaller kurmak yerine bol beton, çok daire, çok işyeri, göğe yükselen kat hayalleri süslüyor cümleleri.

Bahçeli evinde, meyve ağaçlarının gölgesinde yılların yorgunluğunu atmak isteyen ve "Bahçeme dokundurtmam." diyen dedeler, nineler bile kendilerine yapılan cazip (!) tekliflere çok fazla direnemiyor ve canım bahçesini "kat karşılığı" teslim ediyor gözleri fıldır fıldır dönen bir müteahhitin ellerine.

Bir avuç toprağa hasret büyümek ne demek bunu çok iyi görüyor çağımızın çocukları. Belki farkında değiller ama yeşil rengin sıcaklığını ancak televizyonda, fotoğraflarda görerek büyüyorlar.

Şehirlerin ortasında oluşturulan yapay yeşillikler de ancak gönül almanın ötesine geçemiyor. Daha fazla kar, daha fazla kazanma gibi öne geçen hırsların arasında o yapay alanlar da küçülüp gidiyor.

Şehirlerin nefes alan köşeleri olan tarihi mekanlar da yasalarla koruyabiliyor kendini. Çok katlı yapıların gölgesinde unutulmamak için direnen ve tarihin görkemiyle ayakta durmaya çalışan mekanlar aslında bizim dokularımız olarak öylece bir köşede yaşam mücadelesi veriyor.

Üsküdar'da yaşanan tarihi gölgeleme çalışmaları tepkiler sonucunda durduruldu. Mimar Sinan'a ait Şemsi Paşa Camii'nin çevresinde yapılacak çalışmalar için çakılan kazıklar camiye de zarar vermeye başlayınca durumun vahameti anlaşıldı ve çalışmalar durduruldu.

Yüzyıllara meydan okuyarak günümüze ulaşan yapılar bir bakıyoruz ki günübirlik kararlarla heba edilmek isteniyor. Ecdad yadigarı, geçmişle aramızdaki en önemli köprü olan tarihi yapıların en hassas tedbirlerle koruma altına alınması gerekirken ehil olmayan ellerde bir bir yok edilmeye çalışılması tarihe, yaşanan topraklara karşı en büyük ihanet olarak bir köşeye kaydedilmeli.

"Önce insan" kavramını baş tacı etmek gerek. Bir temeli atarken değil bir çivi çakarken bile "önce insan" demeden yaşam alanı diyebileceğimiz güzide mekanları oluşturmamız güç görünüyor. Betonlar içine hapsedilmiş, bir selamın hasretiyle milyon liralık dairelerinde kahvesini yudumlayan huzursuz insanlar ordusu ile yaşamaya devam ettikçe körelen yanlarımızın şifa bulması da zor görünüyor.

Büyük şehirleri geçtik, oralar zaten uzun yıllardır bir beton yalnızlığına teslim olmuş durumda. Son yıllarda Anadolu'nun en korunaklı şehirleri de hayal bile edilemeyen çok katlı kabuslara teslim oldu.

"Buralar hep tarlaydı." denen her yer artık kat karşılığında betonlaştırılıyor. Geçim derdi gibi masum bir isteğin arkasında beslenen daha çok kazanma hırsı ne yazık ki uçsuz bucaksız tarlalardan başlayarak avuç içi kadar toprak parçalarını da esir almış durumda. Bir zamanlar gönle şifa olan ayçiçeği tarlalarının yerinde çok katlı, soğuk betonlar yükseliyor.

Arazinin verimliliğine bile bakan yok. Kira geliri, daha modern bir yaşamın peşine düşerek geleceği inşa etme planları var artık. Ah şehir, içimizi gölgeleyen tufan, yarınlarımızı karartan beton. Adım attıkça biraz daha sertleşiyor adımlarımız.

Bizden geçti diyorsak; çocuklarımız için bir kez daha düşünmekte fayda var. Yaşamak için ve nefes almak için kurulsun şehirler. Toprağa değsin ayaklar. Bereket kuşatsın her yanımızı.