SÖYLEŞİ: ÖZLEM DOĞAN
Küresel ölçekte dayatılan hiperbireysellik dalgası, insanı tarihinden, hafızasından, en korunaklı limanı olan ailesinden ve toplum değerlerinden koparırken ahlaken de büyük bir erozyona uğratıyor. Kuşaklar arasındaki uçurum dijital ekranlar vasıtasıyla derinleştirilip aynı çatı altındaki kalabalıkları izole bireylere dönüştürürken, geleneksel yapının sarsılması toplumsal bünyede derin yaralar açıyor. Sorumluluk bilincinin yerini sınırsız özgürlük söylemlerinin aldığı süreçte geçmişin köklerinden koparılan, yakınlarına yönelik aidiyet duygusunu kaybeden gençleri ve Türk aile yapısını bekleyen tuzakları Aile ve Çocuk Danışmanı Yazar Mine İzgi ile konuştuk.
Milat Gazetesi Ankara Temsilcisi Özlem Doğan, Aile ve Çocuk Danışmanı Yazar Mine İzgi ile aile ve yozlaşmayı konuştu.
AİLE TAM BİR SIĞINAK
‘Modern’ olarak tasvir edilen dünyada bireyselliğin bu kadar ön plana çıktığı bir dönemde, geleneksel aile yapısının ve ortak değerlerin korunması sizce neden hayati bir önem taşıyor?
Bireyselliğin aşırı öne çıkması yalnızlaşmayı vs köksüzlüğü ortaya çıkarıyor. Halbuki aile ve ortak değerler, tam bir sığınak… Acımasız rekabet ortamına karşı duygusal bir kalkan. Geleneksel yapımız, bir tür kültürel aktarımı da gerçekleştiriyor. Bireyselliği, özgürlük gibi anlayanların, ailenin ve ortak değerlerinin sağladığı kuvvetli etkilerden yoksun kalmasını gözden kaçırmamak gerekir. Ailenin sığınaklığı ve verdiği güveni, toplumsal dayanışmanın sağladığı konforu, en önemlisi de insanın varoluşsal sancılarına verdiği karşılığı bireysellik karşılayamaz.
Kuşaktan kuşağa aktarılan en temel aile değerlerinin, bugünün gençleri üzerinde aynı karşılığı bulduğunu düşünüyor musunuz? Yeni nesiller özellikle dini değerlere neden bu kadar tepkili, teşhircilik ve saygısızlık neden bu kadar arttı?
Aslında değerlerimiz kaybolmuyor, ama dijitalleşme ve bireyselleşmenin teşvikiyle dinamikleri farklı bir forma bürünüyor. Gençlerimiz, kendilerine sunulan hazır doğruları kabul etmek yerine kendi doğrularını inşa etmek istiyor. Biz yetişkinlerin yeni çağın getirdiklerine uyumlanmaktaki acemiliğimiz ve tabi ki kültürel yozlaşmaya karşı alternatifsizliğimiz de bunda etkili! Biz yetişkinlerin saygı anlayışı ile günümüz gencinin saygı anlayışı farklı, çünkü dijital medya platformlarının rahatlığı, teşhirciliği, dikkat çekmeyi önceleyip, bir de kolay para kazanma kapısı olarak algılanması gençlerin değer yargıları dumura uğratıyor. Dinin özünü anlatamayan, daha doğrusu yaşanılır ve sürdürülebilir eyleme dönüştüremeyen biz yetişkinler, suçu gençlere atarak rahatlayamayız.
TEŞHİRCİLİĞE MODERNLİK DİYORLAR
Gençler kendilerine sosyal medyada dijital bir aile mi oluşturuyor?
Bir aileye ait olmaktan daha çok, beğeni almak, takipçi arttırmak gençler için daha önemli hale geldiğinden mahremiyet algısı da bozuldu. Çünkü kendini sergilemek modern bir norm haline geldi. Görünürlüğün ön plana çıkmasında çok büyük role sahip olan dijital dünya, aile yapısını kökünden sarsıyor. Aynı çatı altında olan, ama aynı zihinde olmayan aileler oluştu.
Dijitalleşmenin ve ekran kültürünün yaygınlaşması, aile içi iletişimi ve bireylerin birbirine olan aidiyet duygusunu nasıl olumsuz anlamda dönüştürdü? Sosyal medya aileye kurulmuş bir tuzak mı?
Aile içi iletişim kökten değişime uğradı, birlikte ama yalnız bir durumda. Aynı evin içinde birbirine yabancılaşan, birbirlerini fark etmeyen kişilere dönüşüldü. Ortak zamanların, bir sofra etrafında toplanmanın yerini bireysel ekran görüntüleri aldı. Göz teması, derin karşılıklı sohbetler, birlikte geçirilen nitelikli ve kaliteli vakitler azaldı. Bu da aile içindeki duygusal bağları zayıflattı. Onaylanma, takdir edilme, dertleşme, paylaşma ailede olması gerekirken sosyal medyadaki mecralarda aranır oldu.
HAZ VE HIZ MERKEZLİ DİNAMİT
Sanırım yeni nesillerin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike, dijital mecraların illüzyonunu gerçekten ayırt edememek, öyle değil mi?
Sosyal mecralar tam bir sahtecilik içerdiğinden, bunun ayırt edemeyen genç, gördüğü mükemmel aileler, ilişkiler, mekanlar, ortamlar derken kendi içinde bulunduğu aileyi, çevreyi, konumu beğenmemeye başlayınca bu kusursuzluk illüzyonuna kapılarak, sahte vitrinlerde gerçek mutluluklar aramaya başladı. Kıyaslamanın getirdiği memnuniyetsizlikle de ruhsal çöküntü içine girdi. Bilinçli bir tuzak olarak görmekten ziyade bireyin zaaflarını ve dikkatini sömüren devasa bir ekonomik makine. İnsanı bencilleştiren, anlık tatmin sağlayan haz ve hız merkezli bir dinamit. Dijital dünyayı tamamen hayatımızdan çıkaramayız ama onun bizi yönetmesine dur diyebilir, sınır koyabiliriz.
Günümüz toplumunda aile olmak ile aynı çatı altında yaşamak arasındaki çizgi aşılmış gibi görünüyor! Neden aile yapımızı kaybettik?
Çünkü evler oteller dönüştü, aile bireyleri de o otelin müşterilerine… Aynı çatı altında sadece bedensel olarak bulunurken, zihinsel ve duygusal olarak başka yerlerdeler. Aile yapımızı kaybetmemizde modern dünyanın bireyselliğin ön plana çıkarıp, “sen değerlisin, hiçbir şey senden değerli değil, sadece kendi mutluluğuna çalış, önemli olan sensin” söylemleriyle aile yapısındaki fedakarlığı, sabrı, ödün vermeyi, ben yerine bizi dayattığı tüketim kültürüyle yok ettiği için bir dakika da geçilen videolar gibi ailenin içinden de herkesi vazgeçilen yaptı. Örnek aldığımız değerler yok, yol gösterici büyüklerimizi kabul etmez olduk, ortak inanç ve sorumluluk bilinci yok, bu kadar yokla aile de kendini savunmasız kalmasıyla kaybetti diyebilirim. Eskiden birbirimize sorup da fikir aldığımız, bağ kurduğumuz ilişkilerin yerini ekranlar ve fenomenler aldı.
SABIR VE ŞÜKÜR AZALDI
Toplumsal krizler, ekonomik zorluklar ailenin yapısını bozdu. Oysa geçmişte maddi imkânsızlık aileyi birbirine daha da kenetlendirirdi! Şimdi ne değişti?
Eskiden diyeceğim ama çok da eski değil aslında! On yıl öncesine kadar maddi imkansızlıkları elbirliği ile aşmak varken, şuan insanın parayla kurduğu ilişki ve yüklediği anlam yüzünden birlikte hayatta kalmak önemini yitirdi. İlişkiler “gemisini kurtaran kaptan” bireyselliğine ve sadece kendini kurtarmaya döndü. İhtiyaçlar ve istekler birbirine karışınca önü alınmaz maddi sıkıntılara “herkes kendi başının çaresine baksın”a evrildi. Sabır ve şükür azaldı. Hırs küpüne dönüşen aile bireyleri yetersizlik duygusuyla birbirlerine sarılmak yerine ekranlarına sarılıyor ve oradaki sahte ve geçici mutluluk sarhoşluğuyla kendilerinden geçiyorlar. Gerçeklikten uzaklaşmak da doğal akışı bozuyor.
Toplumumuzda yardımlaşma ve komşuluk ilişkileri zayıfladı, bu sosyolojik olarak topluma nasıl yansıdı?
Derin ve sarsıcı yaralar açtı. “Komşu, komşunun külüne muhtaç” düsturu, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” ilkesi unutuldu. Eskiden bir mahalle kültürü vardı, herkes birbirinden haberdar olurdu, şuan bir köyden kalabalık toplu mezarlar dediğim apartmanlarda kimse kimseyi tanımıyor. Deprem olsa, hangi daire kaç kişi var bilemeyiz. Tekrardan kadim geleneklerimize dönmemiz gerekiyor. Öyle ki kavga gördüğünde ayıran toplumdan, kavgayı videoya çekip paylaşan bir topluma dönüştük.

KÜLTÜREL CİNNET YAŞIYORUZ
Çocuklara ve gençlere söz hakkı verelim derken adeta kendi elimizle canavarlar yetiştirdik. Bu karanlık yol nereye çıkıyor?
Tam bir kültürel cinnet hali yaşıyoruz. Sorumluluğun yerini, sınırsız hak, saygının yerini küstahlık, mahremiyetin yerini teşhircilik aldı. Kendi elimizle oluşturduğumuz bu karanlık, narsist ve dayanıksız bir nesil meydana getirdi. Sadece kendi haklarını gözeten bu ben merkezci nesil, aile köklerini koparıp, anne baba hakkını hiç sayarak, “doğurmasaydınız, bana mı sordunuz, kaç kilo süt verdin, harcadığın paran kadar konuş” gibi fütursuzca onları yük olarak görüp yaşlandıklarında kapıya koyacak. Batı dünyasının geldiği huzurevi toplumu olmamıza ramak kaldı. Bu gidiş hayra alamet değil.
Geleceğin toplumunu inşa ederken, geçmişin kökünü yok ettik. Bu yüzden de durumu toparlayamıyoruz, bunun bir yolu var mı? Bu karanlıktan nasıl aydınlığa çıkılır?
Modern dünyanın bize ezberlettiği ve dayattığı bu sistemi cesurca reddetmekten başka çaremiz yok. Sınır olmayan yerde özgürlük değil, başıbozukluk vardır, anarşi vardır. Merhametli anne babaların, merhametsiz çocukları olmaması için, canların sıkılmasına, ağlamalarına, yoksunluk yaşamalarına biraz izin vermeliyiz. Her şeylerini eksiksiz karşılamak, her hatalarını örtmek, her darda kalışlarını hafifletmek onlara yaptığımız iyilik değil, en büyük kötülük.

ALTERNATİF ÜRETEMİYORUZ
Kültür sanat adı altında sunulan müzik gruplarının oluşturduğu tehlikeye karşı hem devlete hem de bireylere düşen en acil görevler nelerdir?
Kültür sanat maskesi altında, nihilizm, şiddet, madde bağımlılığı, hedonizm ve intihar eğilimlerini normalleştiren müzik ürünleri ve grupları, maalesef gençlerimizin zihinsel ve ahlaki gelişimleri için çok büyük tehlike! Millet ve devlet olarak hep birlikte acil ve somut adımlar atılmalı. Görüntüde değil, ciddi ciddi uygulayıcı ve takip edici olunmalı. Kınayıcı ve yasaklayıcı olmaktan ziyade alternatifler üretici olmak da çok önemli.
Önümüzdeki on yıllarda Türk aile yapısının ve toplumsal değerler sisteminin hangi yönlerden en büyük sınavı vereceğini öngörüyorsunuz?
Küresel trendler, teknolojik gelişmeler ve sıçramalar, demografik değişimler ve ivmeler göz önüne alındığında evlilik ve doğum oranlarının düşmesiyle yaşlı bir nüfusa doğru gidiyoruz. Modern şehirleşmenin getirdiği çekirdek aile yapısı ve mekânsal küçülmelerden dolayı evlere sığmayan aile büyükleri yaşlılarımız için vicdan sınavımız olacaktır. Duygusuz robotlara döneceğiz. Aile kurumumuz yara alacak, çünkü evlilik yaşı daha da yukarılara çıkacak ya da ertelenecek. Bireysel haz ve konfor ile ailevi sorumluluk ve fedakarlık arasında nihai bir varoluş sınavı verilecek.




