Türkiye, bir yüzyılı istiklal mücadelesiyle geride bırakırken yeni yüzyıla nasıl bir iktisadi ve medeniyet ufkuyla gireceğini tartışıyor. Enerji ve savunmada atılan stratejik adımların ardından “istikrar” kavramını merkeze alan bu tartışma, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda ahlaki ve tarihsel bir arayışı da içinde barındırıyor. “İstikrar Marşı” kavramıyla Türkiye’nin ikinci yüzyılına dair özgün bir iktisadi paradigma ortaya koyan Sabahattin Zaim Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Dinç ile, küresel finans düzeninden İslami finansın imkânlarına, darbelerin iktisadi hafızamızda açtığı yaralardan medeniyet merkezli bir gelecek tasavvuruna uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’nin bugünkü iktisadi seyrini uzun vadeli bir perspektiften nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktisatçılar uzun vadede herkes ölüdür, der. Ama ben uzun vadede iyimserim. Çünkü meseleye farklı bakıyorum. Üstad Necip Fazıl’ın aynı sebepten yaşadığını anladığım bir kırılmayı yaşadım. Namık Kemal çalışırken… İktisatçıların ekserisinden ayrılıp bireyi değil, toplumu düşüncemin ufkuna koydum. Olması gerektiği gibi.

İSTİKLALDEN SONRA GELMESİ GEREKEN İKİNCİ BÜYÜK HEDEF

“İstikrar Marşı” kavramını sıkça vurguluyorsunuz. Bu kavramla neyi kastediyorsunuz?

İstikrar Marşı, İstiklal Marşı’nı yazabilmiş milletlerin ikinci hedefidir. Evvel istiklal kazanılır. Sonra istikrar sağlanır. Sonra adalet yükselir. Ondan sonra diğer her şey gelir. Aksi hâlde tekrar İstiklal Marşı yazmak riski vardır. HafazanAllah. Türk milleti için artık ikinci hedefini gerçekleştirme sırası gelmiştir.

İstikrar iktisadi bir kavramdır. Anlamı; kural ve ilkelerin yerleştiği, biriktirmenin değil infakın ve yatırımın bereketlendirdiği, öngörülebilir ve hakkınca karşılık üreten bir ekonomik ortamın oluş(turul)masıdır. Milletimiz bir yüzyıl boyunca istiklal mücadelesi vermiştir. Bu mücadeleyi verenler, bu kuşağa istikrar mücadelesini verme sorumluluğu yüklemiştir. Başarırsak biz de sonraki kuşağa devam marşlarının sorumluluğunu yüklemeyi başarmış olacağız. Birinci yüzyıl istiklal yüzyılı ise, ikinci yüzyıl istikrar yüzyılıdır.

KALDIRAÇSIZ YOL TÜKENDİ

Bu istikrar hedefi hangi araçlarla ve nasıl sağlanabilir?

Bakan Fidan Ummanlı mevkidaşı Busaidi ile görüştü
Bakan Fidan Ummanlı mevkidaşı Busaidi ile görüştü
İçeriği Görüntüle

Bunun zor yolu var, bir de kolay yolu. Zor yol, kaldıraçsız yoldur. Kolay yol ise kaldıraçlı yoldur. Şimdiye kadar hep kaldıraçsız gittik. Ama bundan sonra kaldıraç kullanmalıyız. Çünkü bayır dik, yol engebeli. Destek güç lazım. Kaldıraç, finansın temel işlevidir.

BAŞKASININ FİNANSIYLA İSTİKRAR OLMAZ

Türkiye’de mevcut finansal yapı bu ihtiyacı karşılamıyor mu?

Diyeceksiniz ki “Bizde de finans var.” Evet, var ama bizimki başkasının finansı. Yani başkasının kaldıracı. Biz finansta pazarız. İstikrarsızlığımızın nedeni de tam olarak bu pazar olma hâlidir. İstikrar için finansta pazar olmak yetmez; pazarın sahibi olmak gerekir. Pazar olmayı kiracı olmak gibi düşünün. Kiracı, ikamet ettiği yere yatırım yapabilir mi? Yapsa karşılığını alabilir mi? İşte hâlimiz budur.

PİYASA ERKİNİN DEVLET İRADESİ ÜZERİNDEKİ TAHAKKÜMÜ

Bu “pazar ülke” olma hâli, siyaset ve devlet iradesi üzerinde nasıl bir etki oluşturuyor?

Finans, dünyadaki en antidemokratik erk olarak pazar ülkeleri şekillendirir. Pazar ülkelerde yasama, yargı ve yürütmenin yanında, hatta bazen hepsinin önünde piyasa erki gelir. Pazar ülkelerde devlet başkanı kritik kararlarını piyasa açıkken ilan edemez. Akşam 18.00’i bekler. Bekletirler. Devlet başkanının işlerini açıklama saatine dair iradesi üzerinde dahi tahakküm kurarlar. Evet, rahatsız edici şeyler söylediğimin farkındayım. Ama belki de istikrar, ikinci bir “one minute” ile gelecektir. Ve emin olun, biz bunları konuşuyorsak mutlaka gelecektir.

ENERJİ VE SAVUNMA TAMAM, FİNANS EKSİK

Bu çerçevede Türkiye’yi istikrara taşıyacak ana sacayaklarını nasıl görüyorsunuz?

Benim okumam, Türkiye’nin enerji–savunma–finans üçlü sacayağı üzerinde istikrara götürüldüğü yönünde. Enerji ve savunma güçlü iki sacayağı hâline geldi. Ancak finansın eksikliği, bu yapıyı istikrarsız bir dengeye mahkûm ediyor. Finansta ev sahibi olmanın tek ve rasyonel yolu ise İslami finanstan geçiyor. İstanbul Finans Merkezi düşüncesinin içini İslami finansla doldurabilirsek, Türkiye istikrar için ihtiyaç duyduğu kaldıraca kavuşmuş olacak.

DARBELER, STAND-BY’LAR VE KAYBEDİLEN YÜZYIL

Bu noktaya gelene kadar yaşanan süreci tarihsel olarak nasıl okumak gerekir?

Biz İstanbul başkentimizken dünyanın ilk üç ekonomisinden biriydik. Ankara başkent olduğunda dahi, darbelere kadar ilk 10 ekonomi civarındaydık. Ama sürekli darbeler ve darbelerle birleşen IMF stand-by’ları bizi ilk 20 ekonominin dışına attı. İlk 20’ye zor döndük. 1960 darbesi öncesi sıralamamıza dönmemiz, bugünkü şartlarda 2050’lerde mümkün görünüyor. Yani yaklaşık 100 yıl çalındı bizden. 28 Şubat’ta ekonominin üçte biri, hatta dörtte biri hortumlandı. Bu kayıpların yerine koyulabilmesi için zaten kaldıraç gerekiyor. Ve o kaynak, İslami finansta fazlasıyla var. Üstelik tüm dünya, İstanbul’a bir İslami finans merkezi olma anlamı yüklüyor.

BATIYA DEĞİL KENDİ MEDENİYETİMİZE YATIRIM ZAMANI

Bu yönelişi bir tercih mi, yoksa tarihsel bir zorunluluk olarak mı görüyorsunuz?

Başarmak elimizde. Batı medeniyetine, Batı finansına yatırım yapmak yerine artık kendi medeniyetimize, kendi finansımıza, kendi mefkûremize yatırım yapmanın zamanı geldi. Kaderimiz kendi elimizde. Çaldırmayalım yeter. Batı yanlı küresel sermaye akımlarına bel bağlamayalım.

KÜRESEL SIKIŞMA VE TÜRKİYE’NİN AYRIŞAN YOLU

Küresel ölçekte yaşanan bu sıkışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Koşullar tüm insanlık için zorlayıcıdır. İki jeoekonomik gücün arasında devletler sıkışmaya başlamıştır. Türkiye, kendi yolunu açma kapasitesine sahip tek ülkedir. Finans kapital ile komünal kapital arasında dünya bir tercihe zorlanırken, Türkiye aydınlık bir ufka kendi iktisadi paradigmasıyla erişebilir. Doğru ve millî paradigma, dayanışmayı esas alıp rekabete disiplin getiren paradigmadır. İnsanlık, rekabeti esas alıp dayanışmayı lütuf gören kapitalizmden yaka silkti. Dayanışmayı benimseyip rekabeti yok sayanlar da çözüm üretemedi.

KOMÜNİZM YALANDI, KAPİTALİZM DOĞRU ÇIKTI

Bu arayışı özetleyen çarpıcı bir örnek de paylaşıyorsunuz…

Bir film sahnesinde iki eski Rus kozmonot, Sovyetler dağıldıktan sonra sohbet ediyor. Biri diyor ki: “Komünizm hakkında bize anlatılan çoğu şey yalanmış.” Diğeri cevap veriyor: “Haklısın ama daha kötüsü var. Kapitalizm hakkında bize anlatılan her şey doğruymuş.” İnsanlık, medeniyetimizin kaldığı yerden iktisadi paradigmasını yeniden kazanmasına hasret.

DÜNYA ÇÖZÜMÜ BİZDEN BEKLİYOR

Bugünkü küresel yardım ve finans mimarisi bu tabloyu nasıl yansıtıyor?

Bugün Birleşmiş Milletler ajansları uhdesinde zekât fonları kuruyoruz. USAID’in çekilmesi sosyal finans anlamında önemli bir boşluk doğurduysa bile, kimse bundan rahatsız değil. Demek ki bu yardımlar maliyetleriyle birlikte gelmiş. Açıkçası dünya çözümü bizden bekliyor. İstikrarı bizden arzu ediyor. Bizim kendi istikrarımızı sağlamamız, dünya için de bir umut olacak. Ve bunun yolu kesinlikle küresel kuzeyin finansal sisteminden geçmiyor.

Vakit ayırıp bizlerle düşüncelerinizi paylaştığınız ve sorularımıza verdiğinizi cevaplar için teşekkür ederiz.

Düzenli olarak röportajlarınızı takip ediyorum. Ben size teşekkür ederim.

YUSUF DİNÇ KİMDİR?

Prof. Dr. Yusuf Dinç, ekonomist, akademisyen ve yazardır. 2005 yılında Dumlupınar Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olmuştur. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Marmara Üniversitesi’nde bankacılık alanında tamamlamıştır. Akademik kariyerine Trakya Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak başlayan Dinç, daha sonra İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde İslam İktisadı ve Finansı alanında öğretim üyeliği yapmıştır. 2015 yılında Duke Üniversitesi Hukuk Fakültesinde araştırmacı olarak bulunmuştur. İslam finansı, bankacılık ve gölge bankacılık alanlarında çok sayıda kitap, makale ve akademik yayına imza atan Prof. Dr. Yusuf Dinç, faizsiz finans alanında ulusal ve uluslararası projelerde görev almıştır. Hâlen İslam İktisadı Araştırmaları Vakfı (İKTİSAT) İstişare Kurulu üyesidir.

Kaynak: Röportaj: Fatma Gülşen Koçak