6 Şubat depremleri, ‘İmamoğlu suç örgütü’ davası, Rusya-Ukrayna savaşı, İsrail’in Gazze soykırımı ve şimdi de ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşı, ekonomide hesapları alt üst etti. Bu kaos döneminde geçen yüzyılın ucube doktirini, “yüksek faiz ile enflasyonla mücadele” sistemi, Türkiye gibi büyüyen ekonomileri girdaba sürüklüyor. Türkiye ekonomisi, bir yandan dezenflasyon programının hedeflerine tutunmaya çalışırken, diğer yandan küresel enerji piyasalarındaki ve jeopolitik sahadaki "kara kuğularla" mücadele ediyor.

ENFLASYON CANAVARI ‘ARZ VE ENERJİ HATTINA’ SIÇRADI
Merkez Bankası'nın (TCMB) politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tutma tercihi, piyasa oyuncuları tarafından "beklenen ama yetersiz" bir hamle olarak yorumlanıyor. Zira veriler, enflasyon canavarının artık para politikasının tek başına kontrol edemeyeceği bir alana, yani "arz ve enerji hattına" sıçradığını teyit ediyor.
Ekonomist Levent Işık, aşağıda yer alan makalesinde bu tehlikeli gidişatın röntgenini çekiyor. Işık'ın analizleri, Türkiye'nin net enerji ithalatçısı kimliğiyle bu şoklara karşı ne kadar savunmasız olduğunu ve acil bir "B planına" ihtiyaç duyulduğunu açıkça ortaya koyuyor.

ÜMİTLERİN EN FAZLA KIRILDIĞI ZAMAN ARALIĞINDAYIZ
İşte gazetemizin yazarı Ekonomist Levent Işık’ın o ses getirecek değerlendirmeleri:
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın faizi sabit tutma kararı malumun ilanı olduğundan son otuz iç ayın aksine bu defa heyecansız karşılandı. Yaklaşık üç yıl önce ekonominin direksiyonuna hem Hazine ve Maliye Bakanlığında tarafında hem de TCMB tarafında yeni yönetimin göreve gelmesiyle başlayan ve rasyonel zemin mottosuyla tanıtılan dezenflasyon programı boyunca belki de ümitlerin en fazla kırıldığı zaman aralığındayız.
Ocak ayının çok yüksek gelen enflasyonunun moral bozukluğuna İran-ABD-İsrail savaşının enerji fiyatlarına ışık hızıyla yansımasının yanına geçtiğimiz günlerde açıklanan Şubat ayı enflasyon verileri eklenince kimsenin beklentisinin kalmadığı bir PPK toplantı kararını karşıladık.
‘OTOMATİK FAİZ İNDİRİMİ DÖNEMİ YOK’
Politika faizi %37’de bırakıldı. Gecelik borç verme faizi %40’ta, borçlanma faizi %35,5’te sabit tutuldu. Karar metninde şubat ayında enflasyonun ana eğiliminin yataya yakın seyrettiği belirtilirken aynı metinde jeopolitik gelişmeler, küresel risk iştahındaki bozulma ve enerji fiyatlarındaki yükseliş de özellikle vurgulandı. Merkez Bankası önümüzde duran yeni maliyet dalgalarına karşı hazırlıklı olunması gerektiğini ifade etmiş oldu. Dolayısıyla da enflasyon yıllık bazda artış trendine girmesine rağmen ısrarla indirim bekleyenlere hazır eline güzel bir koz geçmişken -otomatik faiz indirimi dönemi yok- demiş oldu.
PARA POLİTİKASININ ÇÖZEMEYECEĞİ SAHALAR
Bu kararın arka planını anlamak için Ocak ve Şubat verilerine birlikte bakmak gerekiyor. TÜİK verisine göre Ocak 2026’da aylık enflasyon %4,84, yıllık enflasyon %30,65 oldu. Şubat 2026’da ise aylık artış %2,96’ya geriledi. Fakat yıllık enflasyon yeniden yükselerek %31,53’e çıktı. Yani aylık hız bir miktar yavaşlamış görünse de yıllık tablo tekrar yukarı döndü. Daha önemlisi şubat ayında gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış %36,44, ulaştırmada %28,86, konut-su-elektrik-gaz ve diğer yakıtlarda ise %42,33 olarak gerçekleşti. Bu üç alanın tamamı doğrudan maliyet kanalıyla çalışan ve para politikasının tek başına çözemeyeceği sahaları işaret ediyor. Dolayısıyla önümüzdeki sorun artık yalnız talep değil. Açık biçimde arz, enerji ve beklenti sorunu.
ZOR GÜNLERE YÜRÜYORUZ
Tam da bu noktada İran merkezli jeopolitik gerilim yeni ve ağır bir risk olarak masaya geldi. Brent petrol birkaç gün önce savaşın başlamasının ardından 119,50 dolara kadar yükseldi. Doğalgaz fiyatları özellikle Avrupa için çok farklı noktalara fırladı. 80 dolarlara inince iyimser beklentiler başlamış olsa da bugün itibariyle yeniden 100 doların üzerine fırlamış durumda. Aynı haber akışlarında Hürmüz Boğazı kaynaklı arz kesintisi endişesi, tanker saldırıları ve küresel petrol akışında bozulma ihtimalleri de öne çıktı. Uluslararası Enerji Ajansı Mart ayında küresel arzda tarihi ölçekte bir bozulma riski oluştuğunu duyurdu. Bu tabloyu Türkiye açısından çevirdiğimizde sonuç son derece açık durumda. Net enerji ithalatçısı olan ülkemizin bu tür şoklar karşısında akar yakıt maliyetlerinin yanında kur baskısı, cari açık, taşımacılık gideri, elektrik maliyeti ve oradan da enflasyon geçişkenliğiyle karşı karşıya kalması kesin olduğundan zor günlere yürüyoruz.
YETERİNCE GÜÇLÜ GÜVEN ÜRETEMEDİ
Haliyle buradan da şu sonuca geliyoruz: Ocakta %4,84, Şubatta %2,96 gelen aylık enflasyon verileri zaten yeterince güçlü bir dezenflasyon zemini üretmiyorken bunun üzerine enerji şoku riski eklenmiş durumda. Üstelik Merkez Bankası’nın kendi iletişimi de beklenti kanalındaki kırılganlığı teyit ediyor. TCMB’nin Şubat ayı piyasa katılımcıları anketinde yıl sonu TÜFE beklentisi %24,1’e yükseldi. Daha dikkat çekici olan ise hanehalkı tarafında görülüyor. TCMB’nin Şubat 2026 Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi %48,81 olarak ölçüldü. Bunlar programın teknik olarak devam ediyor görünmesine rağmen toplumsal ikna ve beklenti yönetimi tarafında yeterince güçlü bir güven üretemediğini anlatıyor. Piyasa ile hanehalkı arasındaki bu büyük makas enflasyonla mücadelenin sadece faiz kararıyla sürdürülemeyeceğinin en açık işaretlerinden biridir.

ORTODOKS POLİTİKALARINDA SÜRE UZADI
Bu noktada mevcut dezenflasyon programının süresine ve niteliğine de dürüstçe bakmak gerekiyor. Türkiye’de ortodokslaşma sıkılaşma ve dezenflasyon hedefli yeni çerçevenin başlangıcını 2023 ortası kabul edersek bugün geldiğimiz nokta yaklaşık otuz üç aya yaklaşan, yani neredeyse üç yıla yayılan bir mücadele dönemine işaret ediyor. Süre uzadıkça programın teknik doğruluğundan çok toplumsal dayanıklılığı ve siyasi-ekonomik inandırıcılığı belirleyici hale gelir. Uluslararası deneyim bize başarılı dezenflasyon programlarının yalnızca sıkı para politikalarıyla mümkün olmadığını, bunun yanında güçlü koordinasyon, net iletişim ve beklenti çıpalamasının olmazsa olmaz desteklerine ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Geniş çaplı tarihsel çalışmalar enflasyon şoklarının başarılı biçimde çözülmesinin çoğu vakada yıllara yayıldığını, bu yüzden güven ve koordinasyonun programın en zayıf halkası haline gelebildiğini gösteriyor. Bu nedenle artık mesele mevcut programı süründürerek zaman kazanmaya ve dolayısıyla boşa zaman harcamak yerine programın mimarisini güncellemek ve yeni bir siyasi-ekonomik sahiplenme üretmek olmalı. Bu kadar uzatmadan açık söylemek gerekirse yeni bir programa ihtiyacımız var!
MÜCADELE YALNIZ PARA POLİTİKASIYLA OLMAZ
Karşımızda oluşan ve ABD ile İsrail’in küresel hesapları çerçevesinde bölgenin kaderini ilelebet değiştirme potansiyeli taşıyan bu yeni şartlara, üç yıldır enerji fiyatlarının olumlu seyrettiği bir dönemde bile yeterli faydayı oluşturamayan bir programın cevap vermesi mümkün değil. Çünkü bundan sonra enflasyonla mücadele yalnız para politikasının işi olarak kurgulanırsa sonuç çok daha sınırlı kalacak. Maliye politikası, arz politikası, enerji politikası, tarım politikası, kira-konut politikası ve ulaştırma maliyetleri aynı senfoni içinde yönetilmek zorunda. Bu yüzden Hazine ve Maliye Bakanı’nın rolü bir teknik bürokratın ötesine geçmeli. Adeta bir orkestra şefi gibi bütün bakanlıkları aynı hedefe, aynı takvime ve aynı mesaj disiplinine bağlamalı. Özellikle Tarım ve Orman Bakanlığı üretim ve lojistik cephesini, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı maliyet ve arz güvenliği cephesini, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı lojistik maliyet cephesini, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı kira ve konut cephesini, Milli Eğitim Bakanlığı ile YÖK de eğitim enflasyonu ve insan sermayesi cephesini aynı ana hedefe bağlamalı. Merkez Bankası ise bu yeni eşgüdümün para politikası ayağını taşımalı. Ama artık tek başına yük taşıyan kurum görüntüsünden de çıkarılmalı.
TOPLUM PROGRAMA İKNA OLMADI
Bu yeni çerçevenin belki de en kritik unsuru iletişimdir. Hanehalkı beklentilerinin %48,81 gibi çok yüksek bir seviyede kalması toplumun programa henüz tam ikna olmadığını gösteriyor. O halde ekonomi yönetimi kapalı devre teknik açıklamalarla yetinemez. Özellikle Hazine ve Maliye Bakanı başta olmak üzere bütün ekonomi yönetimi aktörleri Merkez Bankası ile birlikte düzenli, anlaşılır ve sürekli iletişim kurmalı. Bu iletişim hem uluslararası yatırımcıya hem de doğrudan vatandaşa dönük olmalı. Basın mensuplarıyla düzenli temas, sade anlatım, aylık ara hedefler, hangi alanda hangi yapısal adımın atıldığına dair açık raporlama ve toplumun katkısını görünür kılan kampanyalar olmadan beklenti yönetimi başarılamaz. Halk ikna edilmeden program kalıcı olamaz. Çünkü enflasyon bir ölçüde beklenti rejimidir ve beklenti ancak sürekli, güvenilir ve ortak bir anlatıyla şekillenir.
ENFLASYONU DÜŞÜRECEK GERÇEK ALANLAR
Bu nedenle bundan sonra yapılması gereken şey programın yeni koşullara göre yeniden inşası. Enerji şokunun yeniden kapıyı çaldığı, aylık enflasyonun hala yüksek seyrettiği, yıllık enflasyonun yeniden yukarı döndüğü ve hane halkının ikna olmadığı bir yerde aynı reçeteyi aynı tonla sürdürmek yeterli olmayacaktır. Yeni programın omurgası arz artırıcı düzenlemeler, seçici yapısal reformlar, maliyet zincirini aşağı çekecek operasyonlar ve güçlü toplumsal iletişim olmalıdır. Tarım-hayvancılık, enerji, eğitim, konut-kira ve ulaştırma başlıkları en acilleri olmalıdır. Çünkü hızlı ve sürdürülebilir adımlara en çok bu ana kalemlerde ihtiyaç var. Enflasyonun düşürülebileceği gerçek operasyon alanları buralarıdır.





