R. Levent Işık / ANALİZ
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın faizi sabit tutma kararı malumun ilanı olduğundan son otuz iç ayın aksine bu defa heyecansız karşılandı. Yaklaşık üç yıl önce ekonominin direksiyonuna hem Hazine ve Maliye Bakanlığında tarafında hem de TCMB tarafında yeni yönetimin göreve gelmesiyle başlayan ve rasyonel zemin mottosuyla tanıtılan dezenflasyon programı boyunca belki de ümitlerin en fazla kırıldığı zaman aralığındayız.
Ocak ayının çok yüksek gelen enflasyonunun moral bozukluğuna İran-ABD-İsrail savaşının enerji fiyatlarına ışık hızıyla yansımasının yanına geçtiğimiz günlerde açıklanan Şubat ayı enflasyon verileri eklenince kimsenin beklentisinin kalmadığı bir PPK toplantı kararını karşıladık.
‘OTOMATİK FAİZ İNDİRİMİ DÖNEMİ YOK’
Politika faizi %37’de bırakıldı. Gecelik borç verme faizi %40’ta, borçlanma faizi %35,5’te sabit tutuldu. Karar metninde şubat ayında enflasyonun ana eğiliminin yataya yakın seyrettiği belirtilirken aynı metinde jeopolitik gelişmeler, küresel risk iştahındaki bozulma ve enerji fiyatlarındaki yükseliş de özellikle vurgulandı. Merkez Bankası önümüzde duran yeni maliyet dalgalarına karşı hazırlıklı olunması gerektiğini ifade etmiş oldu. Dolayısıyla da enflasyon yıllık bazda artış trendine girmesine rağmen ısrarla indirim bekleyenlere hazır eline güzel bir koz geçmişken -otomatik faiz indirimi dönemi yok- demiş oldu.
PARA POLİTİKASININ ÇÖZEMEYECEĞİ SAHALAR
Bu kararın arka planını anlamak için Ocak ve Şubat verilerine birlikte bakmak gerekiyor. TÜİK verisine göre Ocak 2026’da aylık enflasyon %4,84, yıllık enflasyon %30,65 oldu. Şubat 2026’da ise aylık artış %2,96’ya geriledi. Fakat yıllık enflasyon yeniden yükselerek %31,53’e çıktı. Yani aylık hız bir miktar yavaşlamış görünse de yıllık tablo tekrar yukarı döndü. Daha önemlisi şubat ayında gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış %36,44, ulaştırmada %28,86, konut-su-elektrik-gaz ve diğer yakıtlarda ise %42,33 olarak gerçekleşti. Bu üç alanın tamamı doğrudan maliyet kanalıyla çalışan ve para politikasının tek başına çözemeyeceği sahaları işaret ediyor. Dolayısıyla önümüzdeki sorun artık yalnız talep değil. Açık biçimde arz, enerji ve beklenti sorunu.

ZOR GÜNLERE YÜRÜYORUZ
Tam da bu noktada İran merkezli jeopolitik gerilim yeni ve ağır bir risk olarak masaya geldi. Brent petrol birkaç gün önce savaşın başlamasının ardından 119,50 dolara kadar yükseldi. Doğalgaz fiyatları özellikle Avrupa için çok farklı noktalara fırladı. 80 dolarlara inince iyimser beklentiler başlamış olsa da bugün itibariyle yeniden 100 doların üzerine fırlamış durumda. Aynı haber akışlarında Hürmüz Boğazı kaynaklı arz kesintisi endişesi, tanker saldırıları ve küresel petrol akışında bozulma ihtimalleri de öne çıktı. Uluslararası Enerji Ajansı Mart ayında küresel arzda tarihi ölçekte bir bozulma riski oluştuğunu duyurdu. Bu tabloyu Türkiye açısından çevirdiğimizde sonuç son derece açık durumda. Net enerji ithalatçısı olan ülkemizin bu tür şoklar karşısında akar yakıt maliyetlerinin yanında kur baskısı, cari açık, taşımacılık gideri, elektrik maliyeti ve oradan da enflasyon geçişkenliğiyle karşı karşıya kalması kesin olduğundan zor günlere yürüyoruz.
YETERİNCE GÜÇLÜ GÜVEN ÜRETEMEDİ
Haliyle buradan da şu sonuca geliyoruz: Ocakta %4,84, Şubatta %2,96 gelen aylık enflasyon verileri zaten yeterince güçlü bir dezenflasyon zemini üretmiyorken bunun üzerine enerji şoku riski eklenmiş durumda. Üstelik Merkez Bankası’nın kendi iletişimi de beklenti kanalındaki kırılganlığı teyit ediyor. TCMB’nin Şubat ayı piyasa katılımcıları anketinde yıl sonu TÜFE beklentisi %24,1’e yükseldi. Daha dikkat çekici olan ise hanehalkı tarafında görülüyor. TCMB’nin Şubat 2026 Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi %48,81 olarak ölçüldü. Bunlar programın teknik olarak devam ediyor görünmesine rağmen toplumsal ikna ve beklenti yönetimi tarafında yeterince güçlü bir güven üretemediğini anlatıyor. Piyasa ile hanehalkı arasındaki bu büyük makas enflasyonla mücadelenin sadece faiz kararıyla sürdürülemeyeceğinin en açık işaretlerinden biridir.
ORTODOKS POLİTİKALARINDA SÜRE UZADI
Bu noktada mevcut dezenflasyon programının süresine ve niteliğine de dürüstçe bakmak gerekiyor. Türkiye’de ortodokslaşma sıkılaşma ve dezenflasyon hedefli yeni çerçevenin başlangıcını 2023 ortası kabul edersek bugün geldiğimiz nokta yaklaşık otuz üç aya yaklaşan, yani neredeyse üç yıla yayılan bir mücadele dönemine işaret ediyor. Süre uzadıkça programın teknik doğruluğundan çok toplumsal dayanıklılığı ve siyasi-ekonomik inandırıcılığı belirleyici hale gelir. Uluslararası deneyim bize başarılı dezenflasyon programlarının yalnızca sıkı para politikalarıyla mümkün olmadığını, bunun yanında güçlü koordinasyon, net iletişim ve beklenti çıpalamasının olmazsa olmaz desteklerine ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Geniş çaplı tarihsel çalışmalar enflasyon şoklarının başarılı biçimde çözülmesinin çoğu vakada yıllara yayıldığını, bu yüzden güven ve koordinasyonun programın en zayıf halkası haline gelebildiğini gösteriyor. Bu nedenle artık mesele mevcut programı süründürerek zaman kazanmaya ve dolayısıyla boşa zaman harcamak yerine programın mimarisini güncellemek ve yeni bir siyasi-ekonomik sahiplenme üretmek olmalı. Bu kadar uzatmadan açık söylemek gerekirse yeni bir programa ihtiyacımız var!

MÜCADELE YALNIZ PARA POLİTİKASIYLA OLMAZ
Karşımızda oluşan ve ABD ile İsrail’in küresel hesapları çerçevesinde bölgenin kaderini ilelebet değiştirme potansiyeli taşıyan bu yeni şartlara, üç yıldır enerji fiyatlarının olumlu seyrettiği bir dönemde bile yeterli faydayı oluşturamayan bir programın cevap vermesi mümkün değil. Çünkü bundan sonra enflasyonla mücadele yalnız para politikasının işi olarak kurgulanırsa sonuç çok daha sınırlı kalacak. Maliye politikası, arz politikası, enerji politikası, tarım politikası, kira-konut politikası ve ulaştırma maliyetleri aynı senfoni içinde yönetilmek zorunda. Bu yüzden Hazine ve Maliye Bakanı’nın rolü bir teknik bürokratın ötesine geçmeli. Adeta bir orkestra şefi gibi bütün bakanlıkları aynı hedefe, aynı takvime ve aynı mesaj disiplinine bağlamalı. Özellikle Tarım ve Orman Bakanlığı üretim ve lojistik cephesini, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı maliyet ve arz güvenliği cephesini, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı lojistik maliyet cephesini, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı kira ve konut cephesini, Milli Eğitim Bakanlığı ile YÖK de eğitim enflasyonu ve insan sermayesi cephesini aynı ana hedefe bağlamalı. Merkez Bankası ise bu yeni eşgüdümün para politikası ayağını taşımalı. Ama artık tek başına yük taşıyan kurum görüntüsünden de çıkarılmalı.
TOPLUM PROGRAMA İKNA OLMADI
Bu yeni çerçevenin belki de en kritik unsuru iletişimdir. Hanehalkı beklentilerinin %48,81 gibi çok yüksek bir seviyede kalması toplumun programa henüz tam ikna olmadığını gösteriyor. O halde ekonomi yönetimi kapalı devre teknik açıklamalarla yetinemez. Özellikle Hazine ve Maliye Bakanı başta olmak üzere bütün ekonomi yönetimi aktörleri Merkez Bankası ile birlikte düzenli, anlaşılır ve sürekli iletişim kurmalı. Bu iletişim hem uluslararası yatırımcıya hem de doğrudan vatandaşa dönük olmalı. Basın mensuplarıyla düzenli temas, sade anlatım, aylık ara hedefler, hangi alanda hangi yapısal adımın atıldığına dair açık raporlama ve toplumun katkısını görünür kılan kampanyalar olmadan beklenti yönetimi başarılamaz. Halk ikna edilmeden program kalıcı olamaz. Çünkü enflasyon bir ölçüde beklenti rejimidir ve beklenti ancak sürekli, güvenilir ve ortak bir anlatıyla şekillenir.
ENFLASYONU DÜŞÜRECEK GERÇEK ALANLAR
Bu nedenle bundan sonra yapılması gereken şey programın yeni koşullara göre yeniden inşası. Enerji şokunun yeniden kapıyı çaldığı, aylık enflasyonun hala yüksek seyrettiği, yıllık enflasyonun yeniden yukarı döndüğü ve hane halkının ikna olmadığı bir yerde aynı reçeteyi aynı tonla sürdürmek yeterli olmayacaktır. Yeni programın omurgası arz artırıcı düzenlemeler, seçici yapısal reformlar, maliyet zincirini aşağı çekecek operasyonlar ve güçlü toplumsal iletişim olmalıdır. Tarım-hayvancılık, enerji, eğitim, konut-kira ve ulaştırma başlıkları en acilleri olmalıdır. Çünkü hızlı ve sürdürülebilir adımlara en çok bu ana kalemlerde ihtiyaç var. Enflasyonun düşürülebileceği gerçek operasyon alanları buralarıdır.

1 - Tarım ve hayvancılıkta ne yapmalı?
Türkiye’de gıda enflasyonunu düşürmenin yolu tarımı yeniden fiyat istikrarı perspektifiyle düşünmekten geçiyor. Bugün sorun sadece az üretim değil elbette. Sorun daha çok üretim oynaklığı, yanlış ürün deseni, su stresi, yetersiz depolama, fire ve dağınık lojistik kaynaklı. TÜİK’in 2025 bitkisel üretim verileri özellikle meyveler, içecek ve baharat bitkilerinde sert düşüşler olduğunu gösterdi. Aynı dönemde kırmızı et üretimi %11,7 gerilerken çiğ süt üretimi %4,7 arttı. Bu bile tek başına, bitkisel ve hayvansal üretimde dengenin ne kadar kırılgan olduğunu ve fiyatların neden sık sık sıçradığını anlatıyor.
İlk adım tarımın veriyle yönetilmesidir. Ürün bazlı, havza bazlı ve zaman bazlı çalışan bir Ulusal Gıda Haritası kurulmalı. Toprak nemi, baraj doluluğu, hastalık riski, hal fiyatı, market fiyatı, lojistik kapasite ve ekim alanı tek veri omurgasında toplanmalıdır. Yapay zeka destekli erken uyarı sistemiyle 30, 60 ve 90 günlük arz açığı sinyalleri üretilmeli, devlet fiyat patladıktan sonra değil patlamadan önce müdahale etmelidir. Bunun yanında tarladan rafa kadar blockchain tabanlı izlenebilirlik kurulmalıdır. Ürünün nerede üretildiği, hangi depoya girdiği, kaç gün beklediği ve hangi fiyattan el değiştirdiği görünür hale gelmelidir. Bu yalnız denetim için değil, fiyat sistemine güveni yeniden kurmak için de şarttır.
İkinci adım planlı üretimi gerçekten fiyat istikrarına bağlamaktır. Tarımsal Üretim Planlaması zaten hukuki zemin kazanmış durumda. Mesele bunu dinamik hale getirmekte. Hangi üründe arz açığı oluşuyorsa destek oraya kaymalı, hangi havzada su baskısı artıyorsa yanlış ürün caydırılmalı, doğru ürün teşvik edilmelidir. Akıllı sulama, sensörlü izleme, sayaçlı kullanım ve ürün-su uyumu artık çevre değil enflasyon politikasıdır. Aynı anda soğuk zincir, bölgesel depo, sınıflandırma ve paketleme yatırımları hızla öne çekilmelidir. Çünkü gıdada bazen en büyük üretim artışı hasat sonrası kaybı azaltmaktır. Hal sistemi tam dijital şeffaflığa geçirilmeli, fire ve komisyon verisi görünür olmalı, kooperatifler gerçek veri-depo-satış merkezine dönüştürülmelidir. Hayvancılıkta da yem bitkileri, sürü sağlığı, buzağı kaybı, süt verimi ve karkas randımanı gibi sonuçlara dayalı destek sistemi kurulmalıdır. Et ve süt politikasını birbirinden kopuk yürütmek yerine, yem maliyeti ve damızlık kalitesiyle birlikte ele almak gerekir.
Yapay zeka destekli simülasyon hesaplamaları bu tarım-hayvancılık paketinin ilk 1 yılda manşet enflasyona yaklaşık 2,3 ila 4,1 puan, 3 yılda ise 5,9 ila 8,8 puan arasında katkı verme potansiyeli olduğunu gösteriyor. Bitkisel üretim, su, lojistik ve veri tarafı ile hayvansal üretim, yem, sürü verimliliği ve biyogüvenlik tarafı birlikte çalıştığında bu etki mümkün hale gelecektir. İlk yıl için kabaca 200 ila 280 milyar liralık, 3 yıl için ise 570 ila 820 milyar liralık finansman çerçevesinin yeterli olacağı aynı simülasyonlarda ortaya çıkmaktadır. Bu kaynağın önemli kısmı mevcut desteklerin yeniden planlanmasıyla, kamu bankalarının dönüşüm kredileriyle, kırsal kalkınma hibeleriyle ve performansa dayalı tarım-hayvancılık finansman araçlarıyla oluşturulabilir. Kurum tarafında Tarım ve Orman Bakanlığı, DSİ, Et ve Süt Kurumu, TİGEM, TKDK, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile kamu bankaları ortak veri omurgasında çalışmalıdır. Bunların üzerinde de teknik çalışan bir Ulusal Gıda ve Hayvansal Üretim İstikrar Merkezi kurulmalıdır. Tarımda asıl reform destek miktarını artırarak ölçümsüz ve verimsiz bir sonuç oluşturmak değil desteği sonuç üreten alanlara bağlayarak maksimum verimliliği elde etmektir.

2 - Enerjide ne yapmalı?
Enerji dosyası Türkiye’de çoğu zaman yanlış yerden okunuyor. Elektrik faturası, doğal gaz zammı veya akaryakıt fiyatı gündem oluyor ama sistemin bütünü yeterince tartışılmıyor. Aslında enerji, konut enflasyonunu doğrudan etkilediği gibi sanayi, ulaştırma, tarım ve hizmet sektörlerinin maliyetini de yukarı taşıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2025’te Türkiye’nin elektrik tüketimi 360,9 TWh, üretimi ise 362,9 TWh oldu. Aynı resmi projeksiyonlar tüketimin 2030’da 455,3 TWh’ye, 2035’te 510,5 TWh’ye çıkacağını gösteriyor. Bu büyüyen talebi eski yöntemlerle karşılamak, Türkiye’yi hem daha pahalı hem daha kırılgan hale getirir. Ayrıca cari dengede enerji ve altının belirleyici rolü enerji maliyetinin sadece sektör meselesi olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu nedenle enerjide ilk ihtiyaç veriyle çalışan bir sistem kurmaktır. Ulusal Enerji Haritası ve yapay zeka destekli talep-erken uyarı sistemiyle TEİAŞ, dağıtım şirketleri, OSB’ler, büyük tüketiciler ve meteoroloji verisi aynı omurgada buluşmalıdır. Hangi bölgede pik yük artıyor, hangi şehirde şebeke baskılanıyor, hangi sanayi havzasında verimlilik yatırımı gecikiyor sorularının cevaplarını önceden görmek gerekir. Bunun üzerine ikinci ve daha kritik alan olarak devrimsel tasarruf programı gelmelidir. Enerji Verimliliği 2030 Stratejisi ve II. Ulusal Eylem Planı kağıt üzerinde mevcut. Bundan sonrası kamu binaları, belediyeler, üniversiteler, hastaneler, AVM’ler, büyük siteler ve OSB’ler için yıllık azaltım hedeflerini zorunlu hale getirmektir. Akıllı sayaç, bina otomasyonu, verimli motor ve pompa, yalıtım, aydınlatma ve süreç verimliliği gönüllülükten çıkmalıdır.
Üçüncü eksen nükleer ve yenilenebilir yatırımları aynı stratejinin iki ayağı gibi görmektir. Ulusal Enerji Planı güneş ve rüzgarın ciddi biçimde büyümesini ve aynı anda nükleer kapasitenin de artmasını bekliyor. Türkiye baz yük için nükleere, hızlı kapasite ve maliyet düşüşü için yenilenebilire aynı anda ihtiyaç duyuyor. Bunun yanında doğal gaz bağımlılığını azaltacak yerli üretim ve esnek tedarik, sanayide yerinde üretim ve verimlilik, şebeke modernizasyonu ve depolama yatırımları birlikte ilerlemelidir. Enerji fiyat zincirinde blockchain tabanlı şeffaflık, toplumsal katılım kampanyası ve özellikle ulaşım tarafında elektrikleşme de paketin tamamlayıcı parçalarıdır. Çünkü sistem maliyetini düşürmeden yalnız fatura makyajlamak enflasyonla mücadelede kalıcı bir sonuca sebep olmaz. Bu enerji paketinin ilk 1 yılda manşet enflasyona 1,2 ila 2 puan, 3 yılda ise 3 ila 4,5 puan arasında katkı sağlama potansiyeli var. İlk yıl için kabaca 180 ila 250 milyar liralık, 3 yıl için ise 600 ila 900 milyar liralık finansman çerçevesi yeterli olabilir. İlk yıl kaynağı yeni vergilerden olmamalı. Kamu verimlilik bütçeleri, belediye dönüşüm projeleri, OSB destekleri, kamu bankası kredileri ve hızlı geri dönüşlü enerji yatırımlarının öne çekilmesinden kaynak sağlanmalı. Üç yıllık dönemde ise yeşil tahvil, sürdürülebilirlik bağlantılı tahvil, proje bazlı verimlilik finansmanı, kalkınma finansmanı ve özel sektör sermayesi devreye girmelidir. Kurum mimarisinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ana koordinatör olmaldır. TEİAŞ, EPDK, BOTAŞ, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı ortak hedef setiyle çalışmalı, bunların üstünde de teknik çalışan bir Ulusal Enerji Fiyat İstikrarı ve Dönüşüm Kurumu ile bir Enerji Dönüşüm Finansman Platformu kurulmalıdır. Enerjide asıl mesele zam yönetme mücadelesini bırakıp sistemi ucuzlatmaktır.

3 - Eğitimde ne yapmalı?
Eğitim grubunun TÜFE sepetindeki ağırlığı %2,02 ile sınırlı görünebilir; ancak bu alanın sosyal ve ekonomik etkisi ağırlığından çok daha büyüktür. Özel ilkokul, ortaokul ve lisede toplam 1.2 milyon öğrenci, vakıf üniversitelerinde 750 bin civarı, vakıf meslek yüksekokullarında ise 11 bin öğrenci bulunuyor. Yani özel eğitim ve vakıf yükseköğretim artık dar bir kesimin ayrıcalığı olmaktan çıktı. İki milyona yaklaşan bir öğrenci kitlesini ve onların aile bütçesini etkileyen dev bir fiyat alanı. MEB’in özel okul ücretleri ile yemek, kıyafet, kırtasiye gibi kalemleri yakından izlemeye başlaması, YÖK’ün de vakıf üniversitelerine ücret artışı konusunda uyarı yapması tesadüf değil. Piyasa kendi haline bırakıldığında fiyat ile kalite arasındaki bağ tamamen zayıflıyor.
Bu yüzden eğitimde ilk büyük ihtiyaç fiyatı sonuçla ilişkilendirmektir. Özel okullar için üniversiteye giriş sınavı başarısı, öğretmen niteliği, öğretmen devir oranı, bursluluk oranı, veli memnuniyeti ve maliyet şeffaflığına göre A-B-C-D gibi fiyat kategorileri kurulmalıdır. Yüksek fiyat talep eden okul, bunu önce öğretmen ücretinde, burs oranında ve başarıda göstermek zorunda olmalıdır. Vakıf üniversiteleri için de benzer bir model kurulmalıdır. Tercih başarısı, mezun istihdamı, araştırma çıktısı ve burs dengesi üzerinden fiyat bandı belirlenmelidir. YÖK’ün izleme-değerlendirme raporları zaten çok sayıda performans verisini topluyor. Sorun veri eksikliği değil zaten. Verinin fiyat rejimine bağlanmaması. Ayrıca önde gelen güçlü vakıf üniversiteleri daha büyük araştırma ve burs bütçesiyle stratejik kategoriye alınırken zayıf ama pahalı kurumlar otomatik olarak alt banda inmelidir.
İkinci büyük ihtiyaç eğitim finansmanını ülkenin 10 yıllık sektör önceliklerine göre yönlendirmektir. Yapay zeka, savunma, enerji teknolojileri, sağlık teknolojileri, tarım teknolojileri, siber güvenlik, veri ekonomisi ve lojistik gibi alanlara giden öğrencilere gelir düzeyine bağlı uzun vadeli kredi ve burslar verilmelidir. Aynı anda öğretmenler için okul kurma ve özel eğitimde yeni ortaklık modelleri açılmalıdır. Öğretmeni maaşlı çalışan formundan çıkarıp sistemin kurucu unsuru haline getiren bir anlayış benimsenmelidir. Bunun yanında AI destekli milli burs-kredi eşleştirme sistemi kurulmalı, ücretlerin ve yan kalemlerin blockchain tabanlı şeffaf kayıtla izlenmesi sağlanmalıdır. Böylece eğitimde rekabet reklam ve marka üzerinden kalkıp performans ve toplumsal çıktılar üzerine oturmalıdır. Bu paket ilk 1 yılda manşet enflasyonda 0,20 ila 0,40 puan, 3 yılda ise 0,80 ila 1,40 puan arasında katkı sağlayabilir.
Finansman tarafında ilk 1 yıl için yaklaşık 90 ila 140 milyar liralık bir çerçeve yeterli olabilir. Bu kaynağın büyük bölümü doğrudan hibe olmamalıdır. Uzun vadeli kredi, burs eş finansmanı, öğretmen girişim desteği ve performans bazlı SGK/vergi teşviki şeklinde kurgulanmalıdır. Üç yıllık dönemde ise gelire bağlı geri ödemeli eğitim kredileri, stratejik bölüm tahvilleri, öğretmen okul kurma fonu ve başarılı vakıf üniversitelerine performans temelli araştırma-burs bütçeleriyle toplam 250 ila 400 milyar liralık bir yapı kurulabilir. Kurum mimarisinde MEB, YÖK, SGK, e-Devlet ve Hazine aynı veri omurgasında birleşmelidir. Bunun için bir Ulusal Eğitim Fiyat ve Kalite Platformu ile bir Eğitim Finansmanı Dönüşüm Fonu oluşturulmalıdır. Eğitimde asıl mesele fiyatı bastırmak olmamalı, fiyatı sonunda gerçekten ne üretildiğine bağlamaktır.

4 - Konut ve kirada ne yapmalı?
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar grubu 2026 TÜFE sepetinde %11,40 ağırlık taşıyor ve Şubat 2026 itibarıyla bu ana grupta yıllık artış %42,33 düzeyinde. Aynı dönemde TCMB’nin yeni kiracı odaklı kira göstergesi, 2025 son çeyreğinde Türkiye genelinde 100 metrekare bir konutun ortanca kirasını yaklaşık 22 bin TL, İstanbul’da ise yaklaşık 26 bin TL olarak gösteriyor. Buna karşılık 2025 yılında konut satışları 1.7 milyona yaklaştı. Satış güçlü, ruhsat artıyor ama kiralar sakinleşmiyor. Demek ki mesele sadece daha çok konut yapmak değil. Doğru yerde, doğru segmentte ve özellikle kiralık odaklı stok üretmek.
Bu nedenle ilk yapılması gereken konut üretimini arza dayalı fiyat istikrarı programı olarak yeniden tasarlamaktır. Orta gelir segmentine, 1+1, 2+1 ve erişilebilir 3+1 tipolojilere yönelik standart projeler, sadeleştirilmiş ruhsat koridorları ve altyapısı hazır arsa alanları oluşturulmalıdır. İkinci ana başlık, kiralık konutun ayrı bir sektör haline gelmesidir. Belediyeler, TOKİ, emeklilik fonları ve özel sektör ortaklığında kurumsal kiralık konut üretimi geliştirilmeden kira piyasasında kalıcı denge kurmak zordur. Üçüncü başlık, Ulusal Konut Haritası ile hangi mahallede hangi tip arz açığı olduğunu görmektir. Dördüncü başlık, standartlaşmış ve sanayileşmiş üretim modeliyle maliyeti aşağı çekmektir. Beşinci başlık ise kira piyasasını blockchain tabanlı tam şeffaflığa taşımaktır. Kira sözleşmesi, yenileme oranı, fiili ödeme ve boş konut stoku görünür hale gelmeden bu piyasa tam okunamaz.
Bunlara ek olarak öğrenci, yeni mezun ve yeni evliler için geçiş konutu modeli oluşturulmalıdır. Öğretmen, hemşire, polis gibi kritik kamu çalışanları için yeni kuşak kiralık lojman sistemi, boş ve düşük kullanım oranlı konutları piyasaya döndüren vergi-teşvik mekanizması, deprem dönüşümünü kira istikrarı ile birlikte planlama ve belediye temelli arsa bankası kurulması bu paketin diğer halkalarıdır. Tüm bu aksiyonlar birlikte alındığında ilk 1 yılda manşet enflasyona 0,40 ila 0,80 puan, 3 yılda ise 1,80 ila 3 puan katkı üretmek mümkündür. İlk yıl finansman ihtiyacı 180 ila 260 milyar lira, 3 yıllık ihtiyaç ise 450 ila 700 milyar lira bandında gözükmektedir. Bu kaynağın önemli kısmı kamu arazisi, mevcut TOKİ kapasitesi, belediye iştirakleri, proje finansmanı ve kurumsal kiralık konut fonları üzerinden sağlanabilir. Kurum mimarisinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ana koordinatör olmalıdır. TOKİ, belediyeler, Hazine ve Maliye Bakanlığı, kamu bankaları, Gelir İdaresi ve tapu sistemi aynı veri omurgasına bağlanmalıdır. Bunun için de Ulusal Kira ve Konut Arzı Platformu ile Kiralık Konut Finansman Fonu kurulmalıdır.

5 - Maliyede ne yapmalı?
Maliye tarafında yapılması gereken ilk şey enflasyonla mücadeleyi sadece daha fazla vergi toplama işi gibi görmekten çıkarmaktır. Vergi düzeni aynı zamanda hangi sektörün büyüyeceğini, hangi yatırımın hızlanacağını, hangi maliyetin düşeceğini ve hangi alanın kayıt içine çekileceğini belirleyen temel araçlardan biridir. Bu yüzden tarım, hayvancılık, enerji, eğitim, konut ve ulaştırma gibi alanlarda önerilen dönüşümlerle uyumlu yeni bir maliye programı kurulmalıdır. Üretimi, verimliliği ve fiyat istikrarını aynı anda destekleyen bir yapı oluşturulmalıdır.
Bu çerçevede ilk büyük düzeltme vergi yapısında olmalıdır. Türkiye’de KDV, ÖTV ve benzeri dolaylı vergilerin ağırlığı çok yüksek olduğu için yük büyük ölçüde dar ve orta gelirli vatandaşın sırtına binmektedir. Çünkü düşük gelirli kesim kazandığının çok daha büyük bölümünü harcamaya ayırır ve vergiyle her gün markette, ulaşımda, faturada ve temel ihtiyaçlarda karşılaşır. Bu nedenle maliye dolaylı vergilere dayanarak bütçe toplama alışkanlığını azaltmalı, bordrolulara yüklenmekten vazgeçmeli ve son beş yılda servetini ve gelirini ciddi biçimde büyüten kesimleri çok daha yakından izleyerek gerçek gelir üzerinden daha güçlü tahsilata yönelmelidir. Vergi adaleti kurulmadan gelir uçurumu daralmaz ve gelir uçurumu daralmadan da enflasyonla mücadele toplumsal destek kazanmaz.
İkinci olarak vergi oranlarını sürekli yükselten anlayış yerine vergi tabanını genişleten ve davranışı yönlendiren bir sistem kurulmalıdır. Üretim, enerji, lojistik, eğitim ve konut gibi alanlarda vergi yükünü artırmak çoğu zaman maliyetleri büyütür ve enflasyonla mücadeleyi zorlaştırır. Buna karşılık soğuk zincir, depo, akıllı sulama, enerji verimliliği, kiralık konut üretimi, lojistik dijitalleşme ve stratejik eğitim yatırımları gibi doğrudan verimlilik sağlayan alanlara vergi indirimi, hızlandırılmış amortisman, SGK desteği, KDV kolaylığı ve yatırım avantajı verilmelidir. Vergi sistemi üretken yatırımı hızlandıran, verimsiz ve kısa vadeli kazanç alanlarını ise daha sıkı takip eden bir çerçeveye oturmalıdır.
Üçüncü olarak kayıt dışılıkla mücadele klasik denetim mantığından çıkarılmalı ve dijital görünürlük esas alınmalıdır. Tarımda ürün takibi, enerjide fiyat zinciri şeffaflığı, konutta kira sözleşmelerinin dijital kaydı, eğitimde ücret kalemlerinin açık biçimde izlenmesi ve ulaştırmada taşıma faaliyetlerinin görünür hale gelmesi vergi uyumunu artırır. Şirketler tarafında düşük beyan, sahte gider, eksik kayıt ve benzeri alanlar çok daha güçlü analiz sistemleriyle taranmalıdır. Düzgün mükellefi koruyan, kaçıranı ise tahsilatla karşılayan bir yapı kurulmalıdır. Böylece hem bütçeye yeni kaynak gelir hem de kayıt içinde çalışan ile kayıt dışında kazanç sağlayan arasındaki adaletsizlik azalır.
Dördüncü büyük başlık kamu harcamalarıdır. Türkiye’de sorun yalnız verginin kimden toplandığından ibaret değil. Toplanan kaynağın nasıl kullanıldığı da en az o kadar önemlidir. Kamu harcamalarında verimlilik çoğu zaman ölçülemiyor, yatırım tutarları ile ortaya çıkan işin gerçek değeri arasında yeterli karşılaştırma yapılamıyor ve ihale düzeni çok sayıda değişiklik nedeniyle karmaşık hale gelmiş bulunuyor. Bu yüzden maliye programı, kamu parasının nereye gittiğini ve karşılığında ne üretildiğini en ayrıntılı biçimde izleyen yeni bir kontrol düzeni kurmalıdır. Her fatura, her yatırım kalemi, her hizmet alımı ve her yapım işi emsal maliyetlerle karşılaştırılmalıdır.
Beşinci olarak tüm kamu harcamaları ve yatırım faaliyetleri yapay zeka destekli denetim sistemine bağlanmalıdır. Aynı tür işler farklı kurumlarda hangi bedelle yapıldı, birim fiyatlar neden sapıyor, hangi harcamalar olağan dışı artış gösteriyor, hangi bakım-onarım ya da alım kalemleri emsallerin üzerine çıkıyor, bunların tamamı otomatik biçimde kontrol edilmelidir. Şişirilmiş bedeller, gerçekçi olmayan faturalandırmalar, tekrar eden ödemeler, düşük rekabetli alımlar ve sonuç üretmeyen yatırım kalemleri sistem tarafından anında işaretlenmelidir. Sonrasında da denetim yalnız rapor yazmakla sınırlı kalmamalıdır. Kamu zararının tahsili sağlanmalı, sorumlular hakkında işlem yapılmalı ve kurallara aykırı uygulamalarda yer alan firmalar sistem dışına çıkarılmalıdır.
Altıncı olarak bütçe tarafında yeni bir sınıflama yapılmalıdır. Enflasyonu düşüren harcamalar, nötr harcamalar ve fiyat baskısını artıran harcamalar birbirinden ayrılmalıdır. Tarım lojistiği, enerji verimliliği, kiralık konut, dijital vergi altyapısı, stratejik eğitim destekleri ve üretim kapasitesini artıran yatırımlar korunmalı ve önceliklendirilmelidir. Buna karşılık tekrar eden, verimsiz, sonuç üretmeyen ve sadece kaynak tüketen harcamalar sert biçimde gözden geçirilmelidir. Mali disiplin yalnız -harcama kıs- anlayışıyla yeterl verimi üretememektedir. -Doğru yere harca, yanlış alanı temizle- anlayışına da dayanmalıdır.
Hasılı maliye politikası artık iki ayaklı bir program olarak düşünülmelidir. Birinci ayakta dolaylı vergilerin baskısı azaltılmalı, bordroluların üzerindeki aşırı yük hafifletilmeli, son yıllarda hızla zenginleşen kesimler ve düşük beyan veren şirketler daha etkin biçimde vergilendirilmelidir. İkinci ayakta ise kamu harcamaları, ihaleler, faturalandırmalar ve yatırım kalemleri tam denetim altına alınmalı, yapay zeka destekli karşılaştırmalarla verimsizlik temizlenmeli ve kamu kaynağı çok daha sıkı korunmalıdır. Vergi düzeni düzelmeden gelir uçurumu kapanmaz. Kamu harcamaları düzelmeden de enflasyonla mücadele için gereken güven ve kaynak oluşmaz.

6 - TCMB ne yapmalı?
Gelelim TCMB’ye. Son üç yıldır enflasyonla mücadelede çok ağır bir yük taşıyor. Politika faizinin %37’de sabit tutulması ve karar metninde jeopolitik gelişmeler, enerji fiyatları ve enflasyon görünümündeki bozulmalara karşı sıkı duruşun korunacağı mesajının verilmesi, bu zorlu sürecin devam ettiğini gösteriyor. Ocak 2026’da aylık TÜFE %4,84, yıllık TÜFE %30,65 olmuştu. Şubat 2026’da aylık artış %2,96’ya inse de yıllık enflasyon %31,53’e yükseldi. Yani aylık hızda bir miktar yavaşlama görülse de genel fiyat seviyesindeki sorun hala ciddi. Buna enerji şoku riski de eklenince TCMB’nin neden temkinli kaldığı daha net anlaşılıyor.
Evet, TCMB ciddi bir çaba gösterdi ama para politikasının tek başına çözüm üretme kapasitesi sınırlı. Para politikası, hastayı ameliyata hazırlayan narkoz gibi işlev görüyor. Süreci kontrol altında tutuyor ama asıl tedaviyi yapmıyor. Enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek için maliye politikası, arz zinciri, enerji maliyetleri, tarım, kira, lojistik ve beklenti yönetimi gibi alanlarda eş zamanlı adımlar gerekiyor. TCMB bugüne kadar sistemi siyaseti rahatsız etmeden ayakta tutmaya çalıştı. Fakat diğer kurumlar aynı ölçüde devreye girmediğinde bu çabanın etkisi sınırlı kaldı. Bu nedenle Merkez Bankası’nın artık daha fazla sıkılaştırmadan çok para politikasının tek başına olağanüstü sonuca neden olmayacağı daha açık anlatması gerekiyor. Hem siyaset kurumuna hem de halka.
Bir diğer önemli sorun da itibar açığı. Sorun kurumsal kapasiteden ziyade hedeflerle gerçekleşmeler arasındaki farkın toplumda ve dış yatırımcıda oluşturduğu güvensizlik. TCMB’nin son Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu için %16 hedefi ve %15-21 tahmin aralığı korunurken, Şubat 2026 Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 12 ay sonrası enflasyon beklentisi %48,81 çıktı. Bu fark toplumun Merkez Bankası’nın enflasyonu gerçekten düşürebileceğine henüz tam inanmadığını gösteriyor. Dolayısıyla TCMB artık sadece hedef açıklayan bir kurum olmamalı. Neden sapma yaşandığını sade, açık ve düzenli şekilde anlatan bir kurum olmak zorunda. Aynı hataları yapmayan ve verimsiz hamlelerle zaman kazanmaya çalışmayan bir gerçekçi bir politika belirlemeli.
Bir başka mesele de elbette sürenin uzaması. 2023 ortasından beri devam eden sıkı para politikası yaklaşık 33 aya yaklaşan bir döneme yayılmış durumda. Süre uzadıkça bu politikanın yan etkileri artıyor, toplumun sabrı azalıyor ve -biraz daha sıkalım- yaklaşımının getirisi düşüyor. Bu yüzden TCMB’nin bundan sonra daha fazla baskının reel ekonomi üzerindeki maliyetini çok daha dikkatli hesaplaması gerekiyor. Artık -her şeyi ben çözerim- pozundan ziyade -ben gerekli parasal zemini sağlarım ama kalıcı sonuç için tüm ekonomi yönetimi birlikte hareket etmelidir- yaklaşımı öne çıkmalı. Bu zayıflık değil, daha gerçekçi ve daha kurumsal bir tutum olacaktır.
Son olarak TCMB’nin iletişim biçimini değiştirmesi gerekiyor. Sadece piyasalara seslenmeyi bırakmalı. Doğrudan vatandaşa da hitap eden, dolayısıyla halka karşı sorumluluk taşıdığını daha derinden hissettiren, daha sade, daha dürüst ve daha sürekli bir iletişim kurulmalı. İnsanlara neyin başarıldığı, neyin başarılamadığı ve neden başka kurumların devreye girmesi gerektiği açıkça anlatılmalı. Aynı zamanda tarım, enerji, konut, lojistik ve maliye politikası gibi alanlarda koordinasyon ihtiyacı daha yüksek sesle dile getirilmeli. Çünkü bugün gelinen noktada para politikası sistemi ayakta tutuyor ama enflasyonla mücadelenin başarıya ulaşması için ameliyat ekibinin tamamının masaya gelmesi gerekiyor.



