0

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Paralel yapı medyası, sıklıkla, şu argümanı kullanıyor; "Türkiye'de büyük yolsuzluk yapılmıştır", "17 ve 25 Aralık, yolsuzluk operasyondur; darbe girişimi değildir", "Selam Tevhit Örgütü, sözde örgüt değildir", "söz konusu organizasyonlarda yer alan şahıslar yargılanmalıdır", "aklanmalıdır." Vs. vs.

Yargılanma ve aklanma söylemi etrafında dönen enteresan bir tartışma… Yolsuzluğa karışan herkes yargılanıp aklanmalıymış. Bu söylemi ters yüz ederek şöyle bir soru sormak ve evrensel hukuk ilkesini hatırlatmak istiyorum. Başbakanın sürekli dillendirdiği Paralel Yapının koruyucusu ve lideri Pensilvanya'da ikamet eden Fethullah Gülen'dir. Hakkında casusluk ve örgüt liderliği iddiaları bulunmaktadır. Ayrıca, casusluk iddiası hiç öyle yenilir yutulur bir iddia da değildir. Paralel Yapının lideri Gülen, neden Yüce Türk adaletine teslim olmuyor? Niçin hakkındaki suçlamalardan dolayı yargılanıp aklanmıyor?

Evrensel hukukun bir ilkesi de yargı birliği değil midir? Yargı birliği demek, insanlar arasında senin mahkemen-benim mahkemem, senin hakimin-benim hakimim, senin savcın-benim savcım anlayışının olmamasıdır. Yargı birliği, herkes için aynı usul ve esaslarla yargılama yapan mahkemelerin aynı çatı altında toplanmasıdır. "Yargı birliği" ilkesi, "eşitlik" ilkesinin de bir sonucudur.

İşte bundan dolayı, hakkındaki şüphelerin ortadan kalkması için, Pensilvanya'da ikamet eden Fethullah Gülen Türkiye'ye dönerek adalete teslim olmalı, yargılanmalı ve aklanmalıdır.

Güneydeki Komşu Ya da Akbaba Siyaseti

Değerli bir dostum, İsmet Özel'in yıllar önce yazmış olduğu "Akbaba Siyaseti" başlıklı yazısını hatırlattı. Tekrar okudum ve sizinle de paylaşmak istiyorum. Avcılıkla geçinmeyen, başkalarının avından beslenen akbabaları, İsmet Özel şöyle betimliyor:

"Akbaba avcılıkla meşgul olmadığı halde yırtıcı kuşlar arasında yer alan iri bir kuştur. Avlanmadığı için güçlü pençeleri yoktur; ama yiyeceği eti parçalamaya yarayan güçlü gagaları vardır. Akbabalar bedenini yiyecekleri canlının canının alınmasına vesile olmazlar. Yediklerinin ölümüne sebebiyet vermiş değillerdir. Akbabalar zaten ölmüş olanı iştahla mideye indirirler."

Peki, günümüz siyasetinin akbabası kim? Neredeyse, her Ramazan ayında Gazze'ye ölüm kusan İsrail değil mi? Kimler İsrail'in ölüm makinesine dönüşmesine göz yumuyor? Gazze'nin bombalamasına, çoluk çocuk demeden masumların öldürülmesine ses çıkarmayarak meşruiyetini yitiren Birleşmiş Milletler bu savaşın neresinde?

Aslında, tüm bu soruların cevabı İsrail'in kuruluş sürecinde gizli... İsrail, İngiltere desteği ile tarih sahnesinde yer almaya başlamıştır. Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild'e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini açıklamıştır. Balfour'un bu mektubuyla beraber, 1918 yılında Fransa ve İtalya'nın desteği alınmıştır. ABD başkanı Thomas Woodrow Wilson da, deklarasyonu desteklediklerini açıklamıştır.

Fethullah Gülen'in ifadesiyle "Güneydeki komşumuz"un kuruluşunda mihenk taşı, Balfour Deklarasyonudur. Bu deklarasyon, İsrail'i bölgenin akbabasına dönüştürmüştür. Avcı ise İngiltere'dir, Fransa'dır, Amerika'dır. Gazze'de adalet ölürken, kendi okulu bombalanırken suskun kalan Birleşmiş Milletler'in kendisidir. Kısacası, ölmeye yüz tutmuş olan Filistin'i mideye indirmeye çalışan İsrail, küresel siyasetin akbabası değil de nedir?