0

Modern kesinliğin, öngörülerinin tam aksi sonuçları insanların önüne çıkarması, kesinlik duygusunun zayıflamasıyla birlikte tüm dünyayı bitişin ve başlangıcın flu bir kavşak noktasında şimdilik zorunlu bir iskana zorluyor. Parametreler, geçmişin aşınmış sütunları gibi yanı başımızda, eski kabullerin yeni şartlara tercüme çabaları içerisinde beliriyor.

Modernitenin krizi, savrulmaları ve kırılmaları sürekli hale getiriyor. Öte yandan nostalji, bugüne dair rezervi olanları şimdilik tatmin ederken, bugünü kuşatmaya ve kavramaya yetmiyor. Kriz eğitimde, sanatta, siyasette; hasılı kendisinden neş'et eden tüm kurumları ile modernitenin tam kalbinde. Post- ön ekinin bugün için neredeyse eklemlenmediği hiçbir kavram kalmadı. Yalnızca bu bile yaşanan değişim ve dönüşümlerin belirsiz ve kararsız doğası ile birlikte, başkalığını vurgulamaya yetiyor.

Ulus-devlet modernitenin temel bir aktörüydü. İdeolojiler modern siyasetin içinde bir inanç ve düşünce ufku sunabilmelerinin yanında, bu temel aktörün sınırlarında, politik rekabetin dinamizmini sağlıyordu. İdeolojilerin dünyayı açıklayabilme kapasitelerinin düşüşü, öte yandan farklı aidiyet ve bağlılıklar ile yeni duyarlılık alanlarının yahut modernitenin 'demir kafesinde' baskı altında tutulanların modern siyasetin olağandışı unsurları olarak siyasal alanın içine nüfuz etmeleri, siyasetin tanım ve sınırlarının yeterliliği sorunu ile birlikte siyasetin krizini de derinleştirdi.

Modern siyaset, homojenleştirmeye ayarlı kavrayışı ve sunduğu sınırlı demokrasi imkanı ile vaat ettiğinin çok altında bir alanı halka sunarken; farklılık/ötekilik bahsinde ise sınıfta kaldı. Walter Benjamin, Faşizmin modern siyasetin bir istisnası değil kuralı olduğunu, soykırımın aslında modern siyasetin tam kalbinde yer aldığını söylemişti. Auschwitz, Srebrenitsa, Gazze ve niceleriyle kendisini sürekli haklı çıkaran acı bir saptamaydı bu. Avrupa'da İslamofobyanın yükselişi, 11Eylül sonrası yaşananlar, parlamenter rejimlerin gerçek bir 'öteki' ile yüzleşmelerinin onları nasıl bir anda Faşizmin sınırlarına doğru çektiğini gösterdi. Benjamin modern siyasette olağan bir hal olan Faşizmi aşmanın bir yolu olarak sürekli olağanüstü hal çıkarmayı öneriyordu. Savaşın olağan hale geldiği, çatışma ve ayrışmanın rutinleştiği bir noktada barışı istemek; günümüz dünyasında olağanüstü bir hale herkesi çağırmakla eşdeğer bir noktada görünüyor.

Ulus-devletten Darüsselama

Duvarların ve sınırların, önyargıların ve dayatmaların, zora dayalı güç gösterileri üzerinden rızanın sorunsuzca üretilebileceğine duyulan inancın, tanımama ısrarının, hakikati tek bir kişinin ya da grubun tekeline alma çabalarının sürdürülebilirliği; kan ve gözyaşını yedeğine almadan ve hep 'başkalarına rağmen' gerçekleştirme koşulunu oluşturmadan bugüne kadar mümkün olmadı. Modern dönemde yükselen bir dalganın üzerinde seyreden bu tür anlayış ve yaklaşımlar, şimdi tam bir tersine çevrilmeyle dalganın altında kalmakla yüz yüzeler. Kategoriler, şablonlar kifayetsiz kalmakta; parantezler, içindekileri taşıma kapasitesinden yoksun, dışa doğru taşmakta/infilak etmektedir.

'Ulus', 'birey', 'demokrasi', 'Türk', 'Kürt' vs. artık kelimeler, devraldığımız anlamlarıyla birlikte kendilerini üretemiyorlar. Kelimeleri, önceden kazandıkları anlamlarına ya da size verildiklerinde taşıdıkları anlamlarına demirleyemezsiniz. En başta dil buna direnir. Hayatın akışı ve kendisi buna itiraz eder. "Yeni şeyler söylemek" kendisini hiç bu kadar yakıcı bir biçimde hissettirmemişti.

Bugün baktığımızda, toplumların değişim ve dönüşüm hızları birçok anlayışın muhafazasını, tercih edilen siyasal pozisyonların sürdürülme çabasını zorlayacak bir nitelikte. Siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel örüntülerin toplamının ağırlığı ile oluşan zihniyetler ve kavrama, anlama, yorumlama biçimleri, zamanın akışkan doğasının zoruyla belli bir hesaplaşma sürecini hem dışarıdan hem de içeriden yaşamaktalar.

Bugün, acıları birbirleriyle yarıştırmak değil herkesin acısı olduğu bilinciyle bir eşdeğerlilik zinciri içerisinde, hiçbirisini ikincil bir pozisyona itmeden itinayla yan yana koyabilmek önemli hale geliyor. Bunu gerçekleştirmeye talip hangi siyasal hareket olursa olsun kendisi dışındakilerini, kendisi kılmadan kendi yanında bulacaktır. Yeni siyaset ya da siyasetin yeni yönelimi bu noktayı belirgin hale getiriyor.

Böylesi bir vasatta Türkiye, en yakıcı sorunu için barışın imkanını arıyor. Coğrafya kaderdir, diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar.

Kaderlerinde ortak olan insanlar şimdi bunun gereğini yapmaya talipler.

Dolmabahçe'deki toplantı sonrası, Hükümet ve HDP yetkililerinin yaptıkları açıklamalar ile 'Çözüm Süreci' bir virajı daha geride bırakmış oldu. Kuşkusuz ucu açık bir sürecin içerisinde yol alıyoruz. Tüm boşlukları kapatılmış, garanti altına alınmış, rezerve bir sonuç hayatın olağan akışına ters. Hayatta hiçbir şey böyle bir lükse sahip değil. Dolayısıyla 'Çözüm Süreci' de bu gerçekten azade değil. Ancak bu gerçek; işi yokuşa sürmenin, oyunbozanlığın, bir türlü tatmin edilemeyen egoların da meşrulaştırılmasına fırsat vermemeli.

İnsanın kendisi, çevresi ve evren ile ilahi rızaya uygun ahengi için barış istiyoruz.

Türkiye'nin 'barış ülkesi' olması için barış istiyoruz.

Gerçekçiyiz ve barış istiyoruz.

[email protected]

@_aydinali