SÖYLEŞİ: ÖZLEM DOĞAN
İnsanlık tarihi, adaletin sustuğu ve zulmün sıradanlaştığı pek çok kırılma noktasına şahitlik etti. Dün Avrupa’nın göbeğinde; Bosna’da, dünyanın gözü önünde Sırpların Boşnaklara uyguladığı katliam; yakın geçmişte Irak ve Suriye’de milyonlarca insanın hayatını karartan küresel ve bölgesel vahşet, Doğu Türkistan’da halen süren zulüm ve bugün Gazze’de katil İsrail’in vahşice devam ettirdiği soykırıma rağmen dünya derin bir sessizliğe gömülmüş durumda. Gazze’de her gün katledilen çocukların, bombalanan hastanelerin ve yok edilen bir halkın çığlığını kimse duymak istemiyor. Sınırlar, ulusal çıkarlar ve diplomatik tıkanıklıklar, insani ve dini sorumlulukların önüne geçmiş durumda. Bugün Gazze’de akan kanı durduramayan bir coğrafya, yarın kendi geleceğini nasıl inşa edecek? Uzun yıllardır iç karartan, umutları öldüren bu tabloyu Uluslararası İlişkiler Uzmanı Elif Şahin’le konuştuk.

İMKANSIZLIK DEĞİL, DAĞINIKLIK
Gazze’de gözlerimizin önünde bir soykırım yaşanırken Müslümanların bu vahşeti durdurmada yetersiz, hatta sessiz kalmasını neye bağlıyorsunuz? Bu durum bir güç eksikliği mi, yoksa irade eksikliği mi?
Gazze’de yaşananlar karşısında ortaya çıkan bu tabloyu yalnızca bir güç meselesi olarak okumak eksik kalır. İslam dünyasının bugün en büyük açmazı, sahip olduğu nüfus, kaynak ve jeopolitik ağırlığı ortak bir siyasi iradeye dönüştürememesinde saklı. Sorun imkânsızlık değil; dağınıklık, bağımlılık ilişkileri ve bedel ödemeyi göze alamayan siyasal zihniyet. Bu noktada eksik olan şey güçten çok, o gücü harekete geçirecek ortak iradede. Türkiye’yi bu tablonun dışında tutuyorum. Çünkü Türkiye, diplomatik girişimlerden insani yardımlara, uluslararası hukuk zeminindeki mücadeleden siyasi söylemine kadar Gazze konusunda çok açık ve çok cesur bir duruş sergiledi. Ancak bugün mesele artık tek tek ülkelerin çabasını aştı, İslam dünyası müşterek bir irade ortaya koyma sınavında sınıfta kaldı.
Geçmişte petrol ambargoları gibi caydırıcı ekonomik ve siyasi hamleler yapabilen İslam dünyası, bugün Gazze karşısında neden sadece kınama mesajları yayımlayan diplomatik bir tıkanıklık içinde? Devletlerin ulusal çıkarları, insani ve dini sorumlulukların önüne mi geçti?
1973 petrol ambargosu döneminde İslam dünyası, sahip olduğu ekonomik gücü siyasi bir enstrümana dönüştürebiliyordu. Bugün birçok ülke, küresel ekonomik sisteme ve güvenlik mimarisine öylesine entegre olmuş durumda ki, maliyet üretmekten çok maliyetten kaçınmayı tercih ediyor. Bu yüzden Gazze karşısında ortaya çıkan sessizlik için, güçsüzlükten ziyade bir tercih meselesi diyorum. Ne yazık ki ulusal çıkar kavramı, zamanla ahlaki sorumluluğu ve ümmet olma bilincini gölgede bıraktı. Türkiye bu noktada çok istisnai bir yerde duruyor. Gazze konusunda siyasi, diplomatik ve insani düzlemde bedel ödemeyi göze alan az sayıdaki ülkeden biri olarak vicdan ile çıkar arasında tercih yapmaktan hiç kaçınmadı.
İRADE VE HAFIZA AŞINDI
Dün Bosna’da, Irak’ta, Suriye’de, bugün Gazze’de hep aynı trajediyi izliyoruz. Akan kan hep Müslüman kanı. Ülkeler değişse de bu makus talih değişmiyor. Hem küresel sistemin ikiyüzlülüğü hem de İslam dünyasının kendi içindeki parçalanmışlığı daha ne gibi katliamlara sebep olacak?
Değişen coğrafyalar olsa da değişmeyen bir gerçek var; uluslararası sistem, ilan ettiği ‘sözde’ evrensel değerleri jeopolitik çıkarlarına göre uyguluyor. Ancak sorumluluğu yalnızca dışarıda aramak da konforlu yerden konuşmak olur. İslam dünyasının kronikleşen parçalanmışlığı, ortak bir stratejik akıl ve siyasi irade üretememesi, bu trajedileri daha da derinleştirdi. Bir medeniyet havzası kendi meselelerine sahip çıkamadığında, başkalarının hesaplarının nesnesi haline gelir. Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük risk artık yalnızca toprak kaybı ya da siyasi istikrarsızlık değil; iradenin, hafızanın ve geleceği tayin etme kapasitesinin de aşınması.
Bosna Soykırımı yaşanırken Avrupa'nın göbeğinde ‘Medeni Batı’ sessiz kalmıştı. Bugün Gazze için de soykırımcı İsrail’e tepki gösteren halklarına rağmen benzer bir Batı bloklaşması ve sessizliği hatta desteği var. Batı’nın bu çifte standartlı insan hakları anlayışı karşısında İslam dünyası neden kendi alternatif adalet mekanizmasını kuramıyor?
Bosna’da Avrupa’nın ortasında yaşanan soykırım, Batı’nın insan hakları söylemi ile jeopolitik tercihleri arasındaki mesafenin en açık göstergelerinden biriydi. Gazze’de aynı çelişkiyi çok daha görünür biçimde yeniden izlemek zorunda kaldık, elimiz kolumuz bağlı. Bu tablo, uluslararası sistemin evrensel ilkelerden ziyade, güç ilişkileri üzerinden işlediğini bir kez daha ortaya koydu. Buna rağmen İslam dünyasının kendi alternatif adalet ve dayanışma mekanizmalarını kuramamış olması, kurumsal kapasite eksikliğinden çok ortak vizyon ve siyasi irade eksikliğinin bir sonucu. Adalet yalnızca talep edilen değil, aynı zamanda kurumsallaştırılan ve savunulan bir düzendir. Bugün ihtiyaç duyulan şey tepki veren değil, norm üreten ve oyun kuran güçlü bir irade.

İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI ZATEN YOKTU
Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası kurumlar bu süreçte tamamen işlevsiz kaldı. Özellikle İslam dünyasının en büyük çatısı olan İİT’nin Gazze, Suriye veya Irak gibi krizlerde somut bir askeri, ekonomik veya hukuki yaptırım gücü uygulayamaması, bu kurumun misyonunu kaybettiği hatta hiçbir zaman bir misyonu olmadığı şeklinde yorumlanabilir mi?
Birleşmiş Milletler’in Gazze’deki performansı, uluslararası sistemin hukuk üretme kapasitesinin yalnızca sloganlardan ibaret olduğunu; hukuku uygulama kapasitesinin ise haklıdan değil, güçlüden yana olduğunu tüm dünyaya en acı haliyle gösterdi. İslam İşbirliği Teşkilatı’na gelince, mesele yalnızca bu kurumun işlevsizliği değil; üye devletlerin kuruma ne kadar siyasi yetki ve yaptırım gücü devretmeye hazır olduğunda. İİT, kurulduğu günden bu yana daha çok bir istişare ve dayanışma platformu olarak kaldı; ortak iradeyi bağlayıcı kararlara dönüştürecek bir yapıya hiçbir zaman tam anlamıyla kavuşamadı. Bu nedenle ısrarla bugün yaşananlar, kurumların iflasından çok, onları etkili kılacak siyasi iradenin yokluğunu gösteriyor diyorum. Kurumlar, üyelerinin cesareti ve kararlılığı kadar güçlüdür; iradenin olmadığı yerde teşkilatlar da bugün olduğu gibi sembolik yapılara dönüşür.
Gazze'deki soykırıma karşı küresel ölçekte en büyük tepkiyi aslında Batı ülkelerindeki üniversite öğrencileri ve vicdan sahibi halklar verdi. İslam ülkelerindeki halkların ve sokakların, Batı’daki bu vicdan hareketine kıyasla daha cılız kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumsal bir kanıksama mı yaşanıyor?
Gazze bir insanlık turnusolu olarak devlet iradesini aşarak, vicdanın coğrafi sınırları görünmez kılabileceğini gösterdi. Batı’da üniversite kampüslerinden yükselen itirazlar, devletlerin resmi politikalarından bağımsız olarak toplumların ahlaki refleks gösterebilmesi, insanlık adına umutlarımızı yeniden yeşertti. İslam dünyasında ise uzun yıllardır süren krizler, savaşlar ve insani felaketler bir tür duyarsızlaşma ve kanıksama riski üretti sanıyorum. Burada meseleyi yalnızca toplumsal ilgisizlikle açıklamak da doğru olmaz; birçok ülkede sivil toplumun hareket alanının daralması ve kamusal tepkinin kurumsal güce dönüşememesi de önemli bir etken. Bugün ihtiyaç duyulan şey, öfkenin sürekliliğini ve vicdanın enerjisini kalıcı toplumsal ve siyasi etkiye dönüştürebilecek bir örgütlenme kapasitesi.
FİLİSTİN PAZARLIK KONUSU OLAMAZ
Bazı İslam ülkeleri yöneticilerinin İsrail ile yürüttüğü normalleşme süreçleri, Gazze’deki soykırımın gölgesinde nasıl bir anlam ifade ediyor? Bu durum, Filistin davasına arkadan vurulması olarak yorumlanabilir mi? Trump’ın dayattığı yüzyılın ihaneti ‘Abraham Anlaşması’na karşı Türkiye’nin tutumu ne olur?
Gazze’de yüz binlerce insan korkunç şartlarda hayatını kaybederken ısrarla sürdürülen normalleşme süreçleri, siyasi açıdan ne kadar rasyonel gerekçelerle savunulursa savunulsun; ahlaki meşruiyet açısından ve vicdani açıdan anlayıp kabul edebileceğimiz gerekçeler değil. Türkiye başından beri Gazze’nin pazarlık konusu yapılamayacağını, kalıcı barışın ancak bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulmasıyla mümkün olacağını her kürsüden en yüksek sesle savunarak hem Filistin’in şanlı direnişine hem de bu topraklarda yaşayan her bir vatandaşına onurlu tarafta durmanın haklı gururunu yaşattı. Bu çerçevede Türkiye’nin yaklaşımı, bölgesel entegrasyonu adaletin yerine koyan değil; adaleti kalıcı barışın ön şartı olarak gören bir perspektife dayanıyor. Dolayısıyla ne bugün ne yarın bu topraklarda Filistin’in hukuku hiçbir müzakerenin pazarlık maddesi yapılmaz.

Bilge lider Alija İzetbegoviç’in ‘Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır’ sözü bugün Gazze için de geçerli. Gazze halkının bu yalnızlığı ve İslam dünyasının hafızasındaki bu kara leke gelecek nesillere nasıl aktarılacak?
Gazze’de yaşananlar gelecekte sadece bombalarla, yıkılan şehirlerle ve kaybedilen canlarla hatırlanmayacak; aynı zamanda kimlerin konuştuğu, kimlerin sustuğu ve kimlerin seyretmeyi tercih ettiğiyle de hatırlanacak. Milletlerin hafızasında bazı olaylar bir mağlubiyet değil, bir vicdan sınavı olarak yer eder. Gazze de İslam dünyasının ve uluslararası sistemin ahlaki muhasebesinin yapılacağı tarihsel bir eşik olarak hafızalara kazınacak şüphesiz. Gelecek nesiller, yaşanan acılardan çok, bu acılar karşısında gösterilen iradeyi ve gösterilemeyen cesareti sorgulayacak. Ne mutlu her şeye ve herkese rağmen hakikatin ve mazlumun yanında duranlara; ödenecek her bedeli göze alarak mevcut sisteme meydan okuyanlara…




